| Tuana (Tuwana),
Tyana, Kemerhisar, Bahçeli
Tuana
Niğde'nin Bor ilcesi'ne bağlı, Niğde ilinin güneyinde, il merkezine
uzaklığı 15-20 km. olan, Bahçeli, Kemerhisar beldelerini kapsayan
yöredır Tuana. Köşk Höyük'te insanların İlkçağları yaşadığı önemli
yerlerden biridır. Daha sonra Tuana, ortaçağların ortalarına değin
Küçük Asya ve Toros Kapadokyası'nda egemenliği sürdüren devletlerin,
kesık aralıklarla da olsa askeri ve dinsel yönden önemli bir kenti
ve başkenti olmuştur.
Tuana üzerinde 15 kadar devlet kurulmuştur:
Hattileri, Luvileri, Hititleri, Firigleri, Asurlulari, Kimmerleri,
Taballari, Persleri, Helenleri, Romalıları, Abbasileri, Bizanslıları,
Selçukluları, Karamanogullarını, Osmanlıları, Cumhuriyet'i görmüştür.
Üzerinde yaşadığımız bu topraklarda geçmişte hüküm süren devletlerin
birbirleriyle anlaşamadıkları, zaman zaman savaştıkları
bilinmektedır. Özellikle Bizanslılarla İslam Arap devletleri
arasındaki savaşlarda zor günler yaşamış, çok kan dökülmüştür.
Tyana 10. yüzyılın başlarında (931), Arap saldırısına kendi gücüyle
karşı koyduktan sonra Araplar bir daha buraya gelememişler, ama
Bizanslılar ilgilenıneyince eski görkemini yitirmiştir. Selçuklular
ve Osmanlılar zamanında da önemsenmemiş, unutulmuş, sönükleşmiş,
kendi haline bırakılmıştır.
20. yüzyılın ortalarından başlayarak suskun eski başkent Tuana,
şimdi tarihteki önemini kanıtlamaya çalışmaktadır. Üzerindeki örtüyü
kaldırıp sesini yavaş yavaş duyurmaktadır.
Bilimsel kazılardan ele geçenler değerlendırildikçe sessiz eski
başkentin kültürel varlığı ortaya cıkmakta; tarihin alaca karanlığı
içinde durumu aydınlanmaktadır. "Sit" alanlarında ve ören
yerlerindeki araştırmalar sürdürüldükçe devir devir yaşanan, gelişen
karma kültürlerin, uygarlıkların harman olduğu Tuana yöresinde daha
nice tarihsel buluntular meydana çıkarılacaktır. Böylece varsil
Anadolu tarihi içinde Tuana'nın değeri artacak, turizm açısından hak
ettiği önemi kazanacaktır.
Tuana'da zamana karşı dırenmiş olan ve göğü toprak altındaki gizli
yapıtlar binlerce yıl ötelerden bizlere seslenmektedır: "Eski
suskun Başkent Tuana zaman tünelinden çıkarak asil kimliğine
kavuşmalıdır!"
Ele geçen tabletlerden ve Hitit Resim yazısından öğrendiklerimize
göre, Tuana'da kaya oymacılığı, uygarlık alanındaki sanatsal
buluntular, tanrılar, tanrıçalar, savaşlar, yağmalar, yıkımlar,
zulümler, kıtlık, bolluk ve törenlerle ilgili tüm bilgiler, insanlık
tarihinin geniş deneyim havuzunda birikmektedır.
Binlerce insanın emekleriyle yoğurduğu toprakların altından
çıkarılan ve çıkarılacak olan değerli yapıtlar hem Turna’nın, hem
Niğde'nin, hem de Anadolu'nun tarihine yeni bilgiler eklemekte,
bölgenin tarihiyle ilgili sorunların gizemleri çözülmekte, karanlık
noktalar aydınlanınaktadır. Fırtınaların, sellerin, toprak
kaymalarının ve savaşlar sırasında yağmaların, yağmaların,
yangınların altında kalan uygarlıklara ait yapıtların araştırılma
çalışmaları aralıksız sürdürüldüğü oranda suskun eski başkent
Tuana-Tyana'nın sesi yükselmekte, her yerden duyulmaktadır.
Eski başkent Tuana uzun sure niçin "suskun"
kalmıştır?
Tarihte Tuana - Tyana başkent olarak kısa kesintilerle uzun yıllar
dırenebilmiş, ama IS 10. yüzyılda Bizans yönetimi burayı ihmal
edince o da kabuğuna çekilmiştir.
Yıllar geçtikse başkent kimliğini kaybetmiş, suskunlaşmıştır. Bizce
bu suskünlüğun nedeni, burada kurulan devletlerin uygarlıklarını
uzun süre yaşatamamış ye da yaşatma olanağı bulamamış olmalarıdır.
Tarihten silinip giderken bu topraklarda onlardan üzeri kapanan
izler kalmıştır. Umudumuz, bu topraklarda onların izlerinin
aranınası, toprak altında ve üstünde çözümlenıneyi ve okunınayı
bekleyen pek çok yazıt ve tabletin bulunup çıkarılması,
değerlendırilmesidır. Bunun için gönüllü, özverili çalışan uzmanlara
gereksinim vardır.
Başkent olduğu yıllardan bu yana Tuana - Tyana'dan nice kavimlerin,
ulusların, devletlerin kralları, imparatorları, prensleri,
komutanları gelip geçmiş, konup göçmüştür. Bunların arasında
adlarını tarihe iri harflerle yazdıranlar, taşlara, kayalara
resimlerini yaptıranlar olmuştur. Örneğin Kral Ursalla gibi. (Warpalavas,
İÖ 740 -717).
Ursalla üzerinde biraz duralım: Tuana bölgesinin beş yerinde, Tanrı
Tarhun'la (Tarhunzas) birlikte kayaların yüzeyinde şık giysisi ile
Kral Urpalla'nın kabartma resimleri bulunmaktadır. O, bu resimlerde
görüldüğü gibi çalışkan insanların temsilcisi olarak Doğa Tanrısı
Teşup'un huzuruna varmıştır. Bir elinde ana besinlerin simgesi olan
başak, diğer elinde üzüm salkımı tutan bereket, yağmur ve Fırtına
Tanrısı Teşup'a bol ürünler verdiği için memnuniyet ve saygısını
sunınaktadır. Yüzünde Tuana kralı olmanın mutluluğu ve bu bereketli
topraklarda yaşamaktan hoşnut olmanın ifadesi görülmektedır.
Kral Urpalla'dan yüz yıl sonra Tuana, Asur, Phryg, Kimmer
komutanlarıyla karşılaşır. İÖ 609 yılında ünlü Asur Kralı Asarhaddon
girer Tuana topraklarına. Ardından Persler gelir. Tuana iki yüzyıl
onların egemenliğinde kalır. Ta ki 10 333-4 yılında Büyük İskender
ordusu ile Anadolu'ya girip de bu bölgeyi alıncaya dek.
Tuana'ya Roma Kralı Osep girince (IS 114) adı "Ösepya" olur.
Tuana’ya yönetenler kısa sürelerde değişirler. Tuana - Tya¬na olarak
Roma ve Bizans yönetimlerinde zaman parlak donemler yaşar.
1. yüzyılda Isa'nın havarilerinden kutlu Sent Pol'un ziyaretinden
sonra Tyana'ya bilge, filozof Apollonius damgasını vurur.
İmparatorlardan Valens, Traianus, Hadriyanus ve Pompulus Tyana'da
yaptırdıkları anıt yapıtlarla ünlenirler: Jüpiter Mabedi, Köşk
Havuz'un yanındaki Köşk, Olimpik Havuz, Su kemerleri, Hamam... gibi.
Isa'dan sonra 7. - 10. yüzyıllarda Tyana kenti ve çevresi Arap
akınlarıyla sarsılır. Halife Velim, Harun Reşide, Me'mun ve başka
Arap komutanları Tyana’ya alıp İslam yönetimine katmak için akın
akın gelirler, cami de yaptırmalarına karşın uzun süre kentte
kalamazlar, Bizanslılarla Çatışmalar sonucunda kent dokuz kez el
değistirir.
1074 yılında Türk komutanlarından Emir Gazi, Tyana ve çevresini
Bizanslılardan alır. Ardından Moğollar ve İlhanlılar gelir bu yöreye.
Karamanogullarından sonra 1471'de Tyana bölgesi Osmanlı topraklarına
katılır.
Anadolu'da yaşayan halklar önce Lüvi dilini sonra o kökten gelen
Hitit dilini, sonra Helen dili ile Latince'yi daha sonra da Türkçe,
Farsça, Arapça karışık Osmanlıca'y konuşurlar.
Tuana çevresinde yaşayanlar, çok tanrılı devirde, karni üçüz
doğuracak gibi şişkin, kalçası yok gibi, gövdesinin alt kısmı yağlı,
baldırları, belli belirsiz, omuz ve kolları düzgünce Ana Tanrıya
Kıble’yi (Kubaşa) kutsal tanımışlar, ardından Hıristiyanlığı, daha
sonra da İslamiyet’i kabul etmişlerdır.
Tuana - Tyana 1923'ten sonra Niğde-Bor ilçesinin iki yakın köyü
Bahçeli (Firavun-Dergah) ve Kemer hisar, birbirine bitişik beldeler
olarak bugünlere gelmişlerdır. Kemer hisar beldesinde dört yıldır 'Tyana
Senliği' yapılmaktadır.
Amaç, Tuana - Tyana yi yöreye, gevreye, Türkiye'ye ve dünyaya
tanıtmaktır. Bu şölene Tuwanawana (Tuanali) olarak Bahçeli
Beldesi'nin de katılması gerekir. Bu nedenle iki komşu, kardeş,
belde, Kemer hisar’la Bahçeli beldeleri kesin anlaşmadır. Birlikte
çalışmalı, etkinliklerin bir bölümü Bahçelimde, bir bölümü Kemer
hisar’da sürdürülmelidır. Yazık ki bu birlikteliğin şimdiye değin
sağlanamamış, olduğu, dayanışmanın basit nedenlerle inatlaşmaya
varıldığı görülmektedır. Oysa üzerin-de birlikte yaşadıkları bu
bölgenin tarihi mirasçısı olan insanlar aynı onur ve kıvancı
duymaktadırlar. Geçmişte su yüzünden çıkan kavgalardan, dökülen
kanlardan ders alarak barışmak, arzu edilen dostluğu, sevgi ve
kardeşliği gerçekleştirmelidırler.
Duydum ki şimdi istenilen duruma gelinıniştir. 2005 yılında Bahçeli
Belediye'si ile Kemer hisar Belediye'si konuşup anlaşmışlar ve bu
anlaşmayı meclis üyeleri imzalamışlardır. Bundan böyle birlikte
düzenlenecek Tuana şenliği’nin adına yakışır biçimde daha anlamlı,
daha kapsamlı, daha görkemli şekilde ele alınacağına inanıyoruz.
Tuana - Tyana'da geniş çapta dü¬zenlenecek şölen ve etkinliklere
devletin üst düzeydeki yöneticilerinin de katılmalarım, katkılarda
bulunınalarını bekliyoruz. Gerçekleştirilecek etkinliklerin iletişim
araçlarıyla tüm dünyaya duyurulmasını umuyoruz. Artık, her yıl
uzmanlardan, toprakları tarihi hazinelerle dolu, çeşitli
uygarlıkların mozaiği olan bu yörede, "uygarlık ve sanat
sempozyumları" düzenlemelerini istiyoruz. Sanatçılardan, bir gün
burada geçen tarihsel olayların romanlarını yazmalarını, filmlerini
yapmalarını, resim sergileri açmalarını, konserler, temsiller
vermelerini temenni ediyoruz.
Tuana (Tuwana - Tyana) Adı
Niğde'de yayımlanan 1970 tarihli Hamle gazetesinin 4456 sayılı
baskısında, "Kültür şehri Niğde" adlı yazıda, Tyana'nın yeri ile
ilgili şu bilgi verilmiştir: " 1881 yılında Wilson daha sonra da W.
M. de Ramsak Tuwana'nın Festinapolis'in (Başmakçı köyü) yanı başında
bir yol üstü kasabası olduğunu belirtmişlerdır."
"Hititler Devrinde Anadolu" yapıtında Hititolog Ahmet Ünal,
1886'dabulunan Çivi yazısıyla yazılmış, bir tableti okumuş,
Tuana'nın yerini "Aşağı Ülke" Tarhundassa (Tarhuntaşşa) olarak
tanımlamıştır.
Evrem Garanti "Niğde ve Bor Tarihi" adlı yapıtında, "Vaktiyle Niğde
mıntıkasının hükümet merkezi Tyana sayılırdı" demiştir.
Kargamış'ta bulunan bir gümüş, tabakta Tuana adını Dana olarak
yazıldığı bilinınektedır.
Albert Gabriel ise "Niğde Tarihi" adlı yapıtında, Tuana adını
Kızılırmak kıvrımında kurulan Boğazköy tabletlerinde görüldüğünü ve
orta çağda Tyana adının Bor ve Niğde'yi de içine aldığını
bildırmektedır.
Prof. Dr. Ekrem Memiş, "Eskiçağ Türkiye Tarihi"nde Eti
Imparatorluğunda kral kadar yetkisi olan kraliçeye "Tavananna"
dendiğini kaydetmiştir.
10 17. yüzyılda Hititler bu yörenin adına "Tuwanuwa", Tabal Kralligi
devrinde Tuhana, Persler Helenler Dana, Duna, Ana, sonra Roma
Imparatoru Osep kendi adına benzeterek "Ösepya", Imparator Taos ise
"Thoana", IS 7. 8. yüzyıllarda Arap akıncıları da Tuvane demişlerdır.
(1-2)
İÖ. 4. yüzyılda yaşayan ünlü yazarlardan Ksenofon ve Nefon Hitit
dönemindeki Tuwana adını Dana olarak kullanmışlardır. Ramsay'a göre,
bu sözcüklerin söylenişleriyle Turkhana - Tuana sözcüklerinin
söylenişleri arasında benzerlik vardır.
Tarihçiler, Bor ilçesinin Bahçeli Beldesi'nde bulunan iftiyan (Yedi
Odalar) adı ile Tuwana-Tyana adları arasında benzerlik olduğunu
yazmışlardır. Emin Ath'nin "Geçmişten Günümüze Bor" adlı yapıtında üzerinde
durduğumuz Tuana sözcüğü "Tuanna" olarak kayde-dilmiştir.
Bilge Umar, "Tilrkiye'deki Tarihsel Adlar" ve "Karia"yapit-larinda
Tuwana adını aşağıda yazıldığı gibi açıklanmıştır:
"Hitit dilinde Tuwana adı aynı kökenden olan Luvi dilinde Tumana,
Helen dilinde Tyana olarak yazılmaktadır. Bu sözcük, Tanrı - Yüce
Ana Tanrıça Halkinin Ülkesi -Bolgesi- Yoresi -anlamını içermektedir.
Tuwanawa - Tuanali demektir. Wana - insana ait, ilgi anlamındadır."
Aynı yazar, "Tu (sözcüğü) baba tanrı Atta ile aynı kişi olan Atu (Atys)
adının baştaki A olmaksızın söylenen kısa biçimidir. Altı sesten
oluşan sözcüğün kökü 'ana'dır; buna rahip kralın adı Tu eklenince
Tuana" olduğunu belirtmiştir.
"TU: Yüce Ana Tanrıça. WANA (AMA-ANA): Ülke, Atys Ülkesi.
Tuwana'daki wana takısı: "Geç dönemde Anadolu'da ana, ina, ene
biçimlerinde kullanılmıştır. Bu takının işlevini geçen yüzyılda,
daha Luvi'lerin adı olsun bilinmezken, büyük bilgin Ramsay
sezebilmiş ve şöyle demiştir:
"Melegina isminin son heceleri olan ina'nın aslında -ana- olması
lazım gelir. Bu hece, kelimenin sıfat olduğunu gösterir ve Anadolu
isimlerinde çok sık tesadüf edilir. Bu da Kapadokya'daki Melitene
gibi aslen sıfat olup bir şehri değil bir havaliyi gösterir."
"Ane", 10. 4. yüzyılda Tarihgi Bilge Umar, "Tyana adının da gerçekte
yörenin adı olan Tuwana- Tuana'dan geldiğini sanıyorum" demektedir.
"Niğde ve Bor Tarihi"nin yazarı Avram Galanti bu konuda: "İhtisasın
(tarihçilerin) usullerine göre İlk karakter Tu olarak, kelime Tuana
olmuştur" {The Hittites, s.184) diye yazılmıştır.
Bana göre de 'Tuwana - Tuana' bir yerleşim yerinin değil, bir
yörenin adıdır. Bu sözcükte bulunan (w) sesi (v) olarak değişmekte
ve düşünmektedir. Türkçe söylenişe daha uygun gelen bu adın "Tuana"
biçiminde söylenip yazılması doğrudur. Nasıl ki tarihte Troia -
Troya sonra da Truva olduysa.
Ben de tarihte Tuwana - Tuwanuwa olan yerleşim yerinin adını,
yazdığım açıklamaları dikkate alarak 'Tuana' şeklinde yazmayı doğru
buluyorum.
Bugün "Tuana" adını alan pek çok insanız, Fethiye'de "Tuana" adında
büyük bir otelimiz, polikliniğimiz ve bazı kentlerimizde de birçok
iş yerlerimiz vardır.
şarkıcı Bülent Yüksel'in kasetinde "Tuana" adında bir şarkısı
bulunmaktadır.
Yeni doğan kız çocuğuna "Tuanna" adını veren bir aile, bunun Kuran-ı
Kerim'de cennetteki hurilerden en güzelinin adı olduğundan dolayı
verdiklerini söylemiştir.
Tuana adı gün geçtikçe yaygınlaşmaktadır.
Tuana Neresi?
Niğde'ye 15-20 km. uzaklıkta bulunan, önceleri Diravun, Kergah ve
Kisasar denilen beldelere, 1935'te kent meclisinde alınan bir
kararla Diravun'la Kergah'a Bağçalı sonra Bahçeli; Kilisehisar'a,
Kisasar'a da Kemerhisar denmiştir.
Bu beldelerin sınırları içinde, Torosların eteğinde, bereketli geniş
bir ovaya açılan, su gereksinimini çevresindeki Dipsiz, Peldaaci,
Adıyaman ve Kalaygol ile Köşk Havuz'daki kaynaktan karşılayan Tuana
doğal konumu yönünden çok önemlidir:
Birincisi, coğrafik açısından: Arkasında Toroslar, önünde geniş bir
ova vardır. Köşk'ten çıkan suyun üstündeki tepede (Köşk Höyük)
yapılan kazıda bulunanlar burada Neolitik çağdan başlayarak
uygarlığın geliştiğini göstermektedir. Dipsiz, Adıyaman,
Kalaygöl'den kaynayan sular tarımda, Peldaacı'ndan çıkan su ise
Bahçeli Beldesi'nde içme suyu olarak kullanılmaktadır. Tuana'nın
doğusunda uzanan Toros Dağlarındaki yaylalar hayvancılığa
elverişlidir.
İkincisi ticari ve turistik açısından: Toros ve Bollar Dağları’nın
aşılması güç olduğundan tek geçit olan güneydeki Güdek Boğazı çok
önemlidir. Bu yönden Tuana yolların kavşak noktasındadır. Jeomorfik
açısından kuzey ve güneyde bulunan devletler için köprü durumundadır.
Batısında uzanan geniş ova, kuzeyindeki plato ulaşımı
kolaylaştırmaktadır. Bu tarihi yer, Ephesus'dan Kilikya kapılarına,
oradan Suriye'ye ve Mezopotamya'ya ulaşan geçit
"Kral Yolu" üzerinden Anadolu'nun istenilen bölgesine gidilen
yolların kesiştiği noktadadır. Bu durum, iyi bir yerleşim bölgesi
olarak Tuana''da ticaretin artmasına, düşüncenin ve kültürün
gelişmesine neden olmuştur.
Üçüncüsü, lojistik açısından: Tuana, donanımlı, askeri yönden
merkezi durumda, ulaşımı kolay, iç kesimlerde korunaklı vadileri
ormanlık olan, ikmal olanakları, maden yatakları bulunan, aşı boyası
ve barut yapmakta kullanılan güherçilenin olduğu yerde kurulmuştur.
-1200 yıllarında Tuana demir ve kalay madenlerinin kullanılan ile
dikkatleri üzerine çekmiştir. Bunun yanı sıra çeşitli besin ürünleri,
bol otlaklarında koyun, tiftik keçisi, at, katır gibi hayvan
türlerinin yetiştirilmesiyle de ünlüdür. Ayrıca Kilikya'ya te ve
Bogazköy'den Sinop'a Pers krallarının kurduğu (Kizuwatna) komşu
olması yönünden de önemli sayılır.
Hititler devrinde "Aşağı Ülke" denilen Tuana ve yöresi, kuzeyinde
Niğde, Melendiz Dağları, doğusunda Aladağlar, güneyinede Bulgar
Dağları, ve kuzeybatısında Hasan Dağı ile çevrilidir. Hasan Dağı ve
Erciyes Dağı eski birer yanardağdır. Bunlar jeolojik yönden değişmiş,
coşup akarak çevreyi kül yığınları içinde bırakmıştır. Savrulan
küller, Kayseri'den Nevşehir'e, oradan Niğde'nin engebelerine biçim
vermiş, Kapadokya'nın o büyüleyici toprak yapısını oluşturmuştur.
ÜI. Jeolojik zamanda meydana geldiği düşünülen Orta Anadolu'daki
İçdeniz, Bahçeli Iftiyan kayalıklarıma Bor - Kayabaşı'ndan
başlayarak Emen Ovası’na kaplamıştır; kuzeydoğuda Tuz Gölü'ne,
batıda Akşehir ve Beyşehir göllerine dek uzanmıştır. Bugün yöremizde
böyle bir içdenizin varlığını düşündürecek izler bulunmaktadır:
Bor'da Okçu köyünde Delikli (Halkalı) Kaya, Bor ilce merkezinde
Acıgöl, Sınandı, Bahçeli Beldesi'nde Çinisi, Dipsiz, Adıyaman,
Peldaaci, Kalaygol ve yakınında Kaynarca, Havuzlu köylerinin golleri;
Kemerhisar Beldesi'ndeki bol yeraltı suları; suyu çekilmiş bir çamur
yatağı olan Hortasan; Çene yönünde çorak, tuzcu topraklar... Ada
Sokağı, Adakale, Adatepe, Adağzı (Ada Agzı) gibi yerler... Bor'da
deniz dalgalarınca aşındırılmış Kayabaşı kayabaşı teknelerin
bağlandığı tokaların bulunduğu söylentileri bir İçdeniz'in varlığını
belirten kanıtlardır.
Bahçeli - Köşk Höyük'ten elde edilen buluntular, yörenin tarihinin
Neolitik çağ'dan (Tag Devri'nden) başladığını gösteriyor.
İlk Çaglarda Tuana
Şimdi Köşk Höyük"teki buluntuların ışığında yöremizin tarihine
kısaca göz atalım:
Eski çağlarda Niğde ve çevresi, önce Hattilerin, Luvilerin,
Hititlerin, sonra sırasıyla Asurların, Firikyalıların, Lidyaların,
Perslerin, Helenlerin, Roma Imparatorluğunun eline geçiyor.
Ortaçağda burayı Bizanslılar, Arap akıncıları, ondan sonra da
Türkler alıyor. O günlerden bugünlere gelinceye dek ise sırayla
Selçukluların, ilhanlıların, Eretna ve Karaman oğulları ile
Osmanlıların yönetiminde kalıyor.
Hititolog Ahmet Ünal’ın "Hitit Devrinde Anadolu" adı yapıtında
yazdığına göre, 10 5000 yıllarında Taş Devri'nden Helenistik devire
kadar Anadolu'da yaşayan insanların dili, dini, ırkı öylesine
karışmıştır ki melez ırklar, kültürler, diller oluşmuştur.
Kültürlerin harman olduğu bir yer olmuştur Anadolu'muz.
Niğde bölgesinde Taş, Tunç ve Demir devirleri yaşanmıştır: Kazılarda
Bahçelideki Köşk Höyük'ten çıkarılan buluntular, Çamardı Celaller (Göltepe)
- Kestel (Porsuk), Göllüdağ, Bor Pınarbaşı Höyüğü, Keşlik Köyü ve
Acem Höyük, Kalkankaya ören yerlerinden ele geçen bulgular bu savı
doğrulamaktadır. (25 Mayıs 2005 tarihinde Niğde'de düzenlenen Niğde
ili ve Çevre iller Arkeolojik Kazı ve Araştırma Sempozyumu'nda
sunulan bildirilerde de bu konuya değinilmiştir. Prof. Dr. Nur
Balkan Atlı, Kömürcü Köyü Göllüdağ yöresindeki Kaletepe Opsidien
Atölyesi’nin günümüzden 12 bin yıl önce Neolitik ve Kalkolitik
Dönemlerde atölye olarak kullanıldığını, burada ok ucu, delgi, el
baltası, mızrak ucu yapılarak komşu Ülkelere ihraç edildiğini
bildirmiştir. 8 yıldır kazı çalışmaları yaptığı yerin ülkemizdeki
ilk atölye kazısı olması yönünden önemini vurgulamıştır).
Zeyve Höyük'te bulunan Hitit Resim yazısıyla yazılmış kitabe
üzerinde inceleme yapan bir Fransız Filologu burada 10 8. yüzyıla
ait değerli kalıntılar olduğunu bildirmiştir. Ayrıca Hititlilere ait
çanak, çömlek parçaları; Phryg vazoları, eski paralar, Anadolu tipi
yuvarlak, yazısız mühürler; Roma ve Bizans devirleriyle ilgili
toprak kandiller, madenden yapılmış bilezikler çıkarılmıştır.
Bunlardan bazıları ve Hitit devrinden kalma bir tabak Niğde
Müzesi’ndedir.
Elli - altmış yıl öncesine kadar Bahçeli Beldesi'nde, Köşk diye
bilinen suyun kaynadığı yerde ve üstündeki erozyonla düzleşen Köşk
Tepe'nin bati ucunda yapılan kazıdan tarihin İlkçağlarını aydınlatan
(İÖ 5600 - 5000) Neolitik ve Kalkolitik devirlere ait buluntuların
gün yüzüne çıkarılacağını kimse bilmiyordu. Bu Köşk Tepe'de su
damarının olduğundan da yakın zamana kadar kimsenin haberi yoktu.
İlkçağlarda Köşk Tepe ve çevresi şimdiki gibi çıplak değil gök sık
ormanlıktı. Batıda iftiyan'dan Bor'a kadar, güneydoğuda Peldaacı'nın,
Kalaygöl'ün, Adıyaman'ın, Baravun'un (Havuzlu) su başındaki
kayalıkları, korunaklı yerleşim yerleri ağaç, denizi içindeydi.
Kuzeyinde poyraza açık, kişi gök sert geçen, Erciyes'e dek uzanan
platoda, yazın geceleri ayaz, gündüzleri kavurucu sıcak iklimde
yaşayan insanlar İlkel koşullarda yaşamlarını sürdürmekteydiler...
Köşk Tepe'nin bati ucundan çıkan su bugün olduğu gibi eski çağlarda
da insanların cam ve kani olmuştur. Tepenin eteklerinde ekim dikime
elverişli yerlerden sürekli yararlanılmıştır.
Tarihçilerin bildirdiklerine göre, Çatal Höyük'te olduğu gibi bu
topraklarda yaşayan insanlar da zamanla yerleşik düzene geçmişler,
aralarında işbölümü başlamış, tapınaklarını su başına yakın yerlere
yapmışlardır.
Koskhoyuk'de Kazi Çalismalari
Köşk Höyük’teki İlk kazı, 1936 yılında buradan kaynayan suyu
artırmak için Ü Bayındırlık Müdürü Sadık Bey'in gözetiminde
başlamıştır. Bu kazıda, Niğde Milletvekili İbrahim Refik Soyer'in
Niğde Gazetesi'nde yazdıklarına bakılırsa, suyun tapa duvarı
parçalanmıştır. Zemin kazılırken bazı tarihi parçalar arasında bir
de Altın yılan bulunmuştur. Durumdan haberi olan yetkililer müdürün
elinde bulunan yılanı alarak müzeye koymuşlardır. Bunun üzerine
görevli kazıyı yarim bırakmıştır. Köşk Havuz'dan çıkarılan taşlardan
bazılarını köylüler alıp götürmüş, kendi özel yapılarında
kullanmışlardır.
Köşk Höyük, İlk kez arkeolog I.Todd tarafından bilim dünyasına
duyurulmuştur. Sonra 1980 yılında DSI şimdi kazı yapılan yerde
artezyen kuyusu acarken bazı buluntular görülmüştür.
Ardından 1986' da Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi öğretim
üyesi Prof. Dr. Uğur Silistreli kazıya başlamıştır. Bundan sonra
Köşk Höyük "sit alanı" ilan edilerek çevresi tel örgü ile
çevrilmiştir. 1995 yılında aynı fakülteden Prof. Dr. Arkeolog Aliye
Öztan önceden başlatılan kazı çalışmalarını sürdürmüştür: 19 yıldır
yapılan kazılarda birbirinin uzantısı dört tabaka belirlenmiş, Geç
Neolitik devrin sonu ile erken Kalkolitik devrin başına ait
buluntular ele geçmiştir.
Köşk Höyük'teki kazı ile ilgili bir haber 24.7.199ö tarihli
Cumhuriyet gazetesinde şöyle duyurulmuştur: "D.T.C.F'nce yapılan
kazıda Niğde'nin Bor İlçesi’ne bağlı Bahçeli Beldesi'ndeki Köşk
Höyük kazılarında, Kalkolitik çağa ait bir ev gün ışığına çıkarıldı.
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi öğretim üyesi
Doç. Dr. Aliye Öztan başkanlığındaki bir ekip tarafından yürütülen
kazılarda, İÖ 5 bininci yılda, Kalkolitik çağda yapıldığı bilinen
bir ev bulundu."
Bu gazete haberine ek olarak Köşk Höyük'teki kazıda dört ayrı
bolümde, önemli kalıntı ve yapıtlarının olduğu saptanmıştır.
Prof. Dr. Arkeolog Sayın Aliye Öztan'ın söylediklerine, Tuba -Ar'a (Türkiye
Bilim Akademisi Arkeoloji Dergisi 5, 2002) yazdıklarına ve bu konuda
Niğde Haber gazetesinde yayımlanan haberlere göre, "Köşk Höyük'teki
kazılar Niğde Müzesi başkanlığında, kısıtlı maddi ödeneklerle yavaş
yürütüldüğünden az bir kısmı araştırılmış durumdadır. Çıkarılan
eserlerin tümü Niğde Müzesi'nde sergilenmektedir. Bu arada yayın
çalışmalarına hız verilerek müzedeki malzemeler üstünde çalışılmakta
ve yerinde değerlendirilmeler yapılmaktadır.
"Carbon 14 analizleri sonucunda 1. ve 4. tabakaların tarihleri
belirlenmiştir: 1. tabakada İÖ 5000, en alttaki 4. tabakada İÖ 5600
yıllarında, bu hesaba göre, Köşk Höyük'te 7600 yıl önce insanlar
yaşamıştır. Başlangıçta bu yerleşim alanının kireçtaşından kayalık
bir yükseltinin kuzey yamacında olduğu saptanmıştır. En alt tabaka
incelendiğinde Sonuçta buranın 7600 yıllık süreçte bir yerleşim
alanı olduğu görüşüne varılmıştır. Böyle olmasının nedeni, su
kaynağına çok yakın olması, güneyindeki verimli, bitek arazinin
ekime ve hayvancılığa elverişli bulunmasıdır. Buradan çıkan su daha
sonraki dönemlerde de önemini korumuş, IS 2. yüzyılda Roma Çağı’nda
kaynağın çevresine bir havuz inşa edilmiştir. Kot farkı nedeniyle
suyun bir bolümü önce yer altında iken sonra yüzeye çıkan kemerlerle
Tyana'ya. iletilmiştir. Köşk Höyük’ün bulunduğu yüksek tepedeki
birkaç konut suyun bakımıyla ilgili görevliler için yapılmış
olabilir.
"Köşk Höyük'ten çıkarılan buluntular Niğde ve Anadolu tarihine
değerli katkılar sağlamıştır. Bu yönden Köşk Höyük ve çevresi Konya
Ovamdaki Çatal Höyük kadar önemli bir yerleşim alamdır. Tanrıça
figürlerindeki Özellikler, doğa ve hayvan figürlerinin seramiklerde
kabartma olarak yer alması, ölülerini evlerinin altına ya da
sekilerinin altına gömmüş olmaları, bunlardan yetişkinlerin
kafataslarının kille kaplanması, Ana Tanrıça'da olduğu gibi asi
boyası ile boyanıp şekillendirilmesi Neolitik donemin ayrıcalıklı
yönlerini taşır. yakın doğuda Suriye, İsrail, Ürdün’deki bu gelenek
Anadolu'da yalnız Köşk Höyük kazılarında ortaya çıkmıştır. Devam
edilen kazılarda farklı topografyada daha ne gibi ilginç şeylerin
olup olmadığını ogrenmiş olacağız.
"19 yıldır kazılan Kalkolitik çağın önemli merkezi Köşk Höyük'te ele
geçirilen ünik eserlerin, mezar buluntularının, tanrı ve tanrıça
heykelcikleri ile antropomorfik vazonun bulunduğu, İÖ 4883 yılına
tarihlenen Köşk Höyük Evi'nin birebir kurgusunun sergilendiği Niğde
Müzesi’nin girişinde İlk bölüme Köşk Höyük Salonu adı verilmiştir.C*)
"Yapılan kazılar 4 yapı katının varlıgını ortaya koymuştur. Ele
geçen mimari ve buluntular katlar arasında kültürel bir sürekliliğin
olduğunu göstermektedir.
(*) 2003 yılında Niğde Müzesi, Avrupa 'da yılın müzesi seçimine aday
gösterilerek 60 müze arasında İlk on içine girmiştir. Müzede Orta
Anadolu arkeolojisinin Paleolitik çağdan günümüze dek yaşaayan
uygarlıklara ait eserleri kronolojik dizenle 6 adet teshir salonunda
sunulmaktadır. İyi bir şekilde koruma altında dikkatle saklanan bu
eserlerin çoğu bölgede yapılan kazılardan çıkarılmıstır.
Niğde Müzesi bölgenin tarihsel varsıllığını anlamak yönünden
görülmeye değer özelliktedir.
"İlk katmanda belli bir plan vardır. Konutlar, taştan temeller
üzerinde ağaçla kapatılmış, kamış ve çamur sıvanarak örtülmüş, düz
damlı, kare, dikdörtgen ya da yamuk biçimindedir. 3x5 m. boyutunda,
2-3 odalıdır. Konutun duvarları 45-90 cm. genişliğinde taç ve çamur
harçla örülmüştür. Çeşitli yükseklikte nişler bulunmaktadır. İç
yüzeyleri sivalıdır. Tabanları sıkıştırılmış topraktır. Kapı
sövelerinin arası 90-120 cm. genişliktedir. Konutlara dışardan bir
basamakla inilerek girilir. Odalarda depo olarak ayrılan yerler
vardır. Hemen her odada taşla örülen kare ve dikdörtgen biçimli,
içleri düzgün sıvalı sekiler ve odanın ortasında 10-15 cm. yüksekte
lsınma amacıyla kullanılan ateş yerleri bulunur. 1,5 m. çapında,
üstü kubbe şeklinde örtülü, tabanı çanak kırıklarıyla kaplı,
doğusuna yapılmış duvarla meydandan ayrışmış, önü taç döşeli fırında,
bakır işleminin yapıldığı küçük parçalar ele geçen buluntular
arasıdadır.
"Köşk Höyük insanlarının en gök ürettikleri üzerinde insan ve hayvan
motifleri olan erzak küpleri, meyvelikler, dörtgen kutular, 15-20
cm. çapında kaselerdir. Bunlar ikinci ve diğer katmanlarda yeme,
içme gibi işlevlerde kullanılmışlardır. Çoğu eldi
şekillendirilmiştir. Renkleri kırmızı, devetüyü, gri ve siyahtır
Ayrıca kulplu gömlekler, vazolar, mama kaplan kabartma, boya çizgi
gibi değişik tekniklerle bezenmişlerdir.
"2. ve 3. katlarda kullanılan çanak gömleklere yerel gömlekçiler
çevrelerinde görüp kutsal saydıkları canlı varlıkları zevkle
işlemişlerdir. Bunların göğü tanrı ve Tanrıçayı betimleyen insan
figürleri ile yılan, kuş, kurbağa, kaplumbağa, koç, koyun, keçi,
inek, boğa, leopar gibi hayvan türleri. Dışa çekik ağız kenarlı,
yumurtaya benzer vazoların üstündeki dalgalı, geometrik çizgilerden
oluşan seramikler Köşk Höyük'e dışardan gelmiştir. 2. ve 3. katlarda
kullanılan" kaplardan, çoğunlukla gri renkte, geomet¬rik desenli,
dolgu bezemeli olanlar yerel çömlekçiler tarafından yapılmıştır. ,
"Köşk Höyük'te İÖ 6. binin son çeyreğinden 5. binin başlarına değin
Geç Neolitik çağdan Kalkolitik çağa geçim sürecinde ele geçen tüm
kalıntılar Anadolu uygarlığına gök değerli katkılar sağlamıştır."
Çoğu pişmiş topraktan ve alçı taşında yapılmış, Tanrıça Kybele Lyinn
E. Roller'in "Ana Tanrıça'nın Izinde" adlı yapıtında yazdığına göre
Antik Tyana yörelerini etkilemiştir.
Phryglerin Kybele, Geç Hititlerin Kubala dedikleri Ana Tanrıçayı
Helenler ve Romalılar biçimsel yönden değiştirmişler, onun için
mabetler yaptırmışlar, adaklarıyla ondan dertlerine deva aramışlar,
günahlarının bağışlamasını istemişlerdir. Kybe¬le'ye Bereket ve
Bolluk Tanrıçası olarak saygı göstermişlerr, hizmetine kadın
rahipler vermişlerdır.
Konya'nin 40 km. güneyindeki ÇatalHöyük, Burdur Hacilar'da bu-lunan
Tanrıçalardan oturmus olanlar bağdaş kurmuş, ağırlıklarını bir
tarafa vermiş durumdadırlar. Kalça üstünde geniş bir bant olarak
gövdeyi saran kısa bir etek, belinde kuşak, başında sivri uçlu
başlık vardır. Dolgun yüz, badem biçiminde çekik, parlak gözler,
küçük burun ve ağız, geniş alın, sarkık göğüs ortak özellikleridir.
Gerek Tanrıçalar, gerekse tanrıların, aşı boyası (okr) ile saçı,
sakalı, başlığı, giysileri siyah ve kreme boyanmıştır. Elinde kıvrık
bir asa tutmaktadır. Isveçli yazar Erich von Daniken'e göre, genelde
Tanrıça heykellerinin karınları üçüz doguracakmışçasına şiş, buna
karşılık kalçaları hemen hiç yok gibidir. Gövdelerinin alt kısmı hiç
kullanılmıyormuş gibi yağlı. Baldırları belli belirsiz. ayaklan
şişkincedir.
Eski çağlarda Anadolu halkının Kybele- Kubala, Yunanlıların Meter ve
Romalıların Magna Mater dedikleri Ana Tanrıça insanların yaşamlarını
biçimlendirmede etkili olmuştur.
Suyun çıktığı Köşk Havuz'da Jüpiter Mabedi'nin olduğu yerin
üzerindeki Köşk Tepe'de kazılan yerler, yazık ki şimdi erozyon
tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bunun için zaman geçirmeden kesin
gerekli önlemler alınmalı ve yarim durumdaki kazı işlevi zamana
bırakılmadan tamamlanmalıdır.
Tuana'da, salt Köşk Höyük'te değil, Bahçeli'nin Iftiyan, Peldaaci,
Adıyaman ile Havuzlu, Gökbez köylerinde de kazılara başlanmalıdır.
Buralardan da Niğde ve çevresinin tarihini aydınlatacak kalıntılar,
değerli yapıtlar çıkarılacağına inanıyoruz...
Bu konuda, Tuana yöresi Kemer hisar’da İtalyanların başlattığı
kazıyla ilgili bir haber 16 Şubat 2002 tarihli Cumhuriyet
gazetesinin son sayfasında "Kemerhisar Işığa Kavuşuyor" başlığı
altında yayınlandı:
"Kemerhisar Beldesi'ndeki antik kentin Haziran ayında başlatılacak
çalışmalarla tamamen gün yüzüne çıkanlması planlanıyor.
Kleopatra'nın süt banyosu yaptığı Roma Havuzu'nun da içinde
bulunduğu tarihi belde Orta Anadolu'nun Efes'i olmaya aday
gösteriliyor."
İtalyan Podova Universitesi ile Klasik Doğu Uygarlıkları Araştırma
Merkezi'nden bilim adamları (Prof. Dr. Guido, Altı kişilik teknik
ekip ve işçiler) Temmuz, Ağustos aylarında beldede kamulaştırılan
yerlerde araştırmaya başlamış, Roma Hamamı'nı ortaya çıkarmışlardır.
2004 yılında yapılan kazı çalışmalarında kazı ekip başkanı, "Hamam
Arahgi" (hamamdan çıkmadan önce dinlenilecek yer) üzerinde
çalışıldığı söylemiştir:
"İÖ 30 - İS 395 yıllarını kapsayan Roma döneminde Tyana yoğun
yapılaşma ile tarihinin en önemli konumlarından birini yaşamıştır.
Antik kent, saraylarla, tapınaklarla, su kemerleriyle ve yerleşim
birimleriyle oldukça büyük bir kent konumuna gelmiştir. Özellikle su
kemerleri yüzyıllar öncesinin tarihine ışık tutan, somut belgeler
olarak zamana direnen, tarihsel kimliğini yitirmeden dimdik ayakta
kalabilen anıt yapıtlardır. Bundan başka antik kentin donanımını
kanıtlayan yüksek kabartma tekniğinde yapılmış çeşitli kalıntılar
elde edilmiştir. Bu dönemde Tuana iki kez Güney Kapadokya
Krallıgı'nın başkenti olmuştur.
Yine bu devirde Bahçeli'de yapılan 23xööx2.5 m. boyutundaki Köşk
Havuz'un Türkiye’de bir başka örneği bulunmamaktadır.
"şu anda Kemerhisar'da sürdürülen kazı çalışmaları Tyana Antik
Kenti'nin bütünlüğü açısından önemlidir. Yapılan çalışmalar
sonucunda yörede (Tuana) 30 bin kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir.
tic, yıldan bu yana süren kazıda seramik ve küp parçaları, Küçük
amfora, parfüm şişeleri, parçalar halinde leğen, korozyona uğramış
Roma paraları, 4 adet cam boncuk kolye ve kandil çıkartılmıştır."
Kazı Başkanı amaçlarının; "Toroslardan onceki son durak merkezi olan,
Avrupa'dan başlayarak İstanbul üzerinden Kudüs'e uzanan yolda,
başşehir konumunda bulunan Tyana Antik Kenti'nin geçmişine, yörenin
tarihine ışık tutacak buluntular elde etmek, buraların önemini
belirtmek, turizm yönünden kalkındırmak, kaybolan kültürel
varlıkları ortaya çıkarmak..." olduğunu belirtmiş ve "4. yüzyılda
Kapadokya'ya başkentlik yaptığına ilişkin bulgulara ulaştıklarını..."
anlatmıştır. Niğde Haber gazetesindeki bu haberin devamında, kazı
başkanının "Hamamda geçen yıl yaptıkları kazılarda Türklerin hamam
kültürünü Romalılardan aldığını ortaya çıkardıklarını..." be-yan
ettiği duyuruluyor. Acaba bu savı kanıtlayan belgeler mi
bulmuşlardır? Ben, Tuana (Tuwanuwa)-Tyana hakkında bilgi veren
Kaynakça’da yazılı 40'a yakın yapıt, bir o kadar da makale ve yazı
okudum. Batı Anadolu'da Karia devletine ait 50 kadar antik kenti tek
tek gezip dolaştım: Aphrodisias'ta Hadrian Hamamları, ayrıca
Labranda, Alinda, Nysa, Kaunos, Heraklia, Hierapolis'te de
hamamların bulunduğunu gördüm, buralarla ilgili broşür ve yapıtları
okudum. Hiçbirinde Türkler'in hamam kültürünü Romalılardan
öğrendiklerine ait bir kayıta rastlamadığı.
İtalyan kazıcıları İtalya’da Borgoricca Kasabası ile Kemer-hisar
Kasabası arasında "kardeş. kent" ilişkisini gerçekleştirmişlerdir.
En önemlisi kendileri gelecek yıl yazacakları kitabın İlk cildini
bastıracaklarını söylemeleridir. Bu yapıtı merakla bekliyoruz...
İnşallah onların bu gelişmeleri kesintisiz sürdürülür de kemerlerin
üzerinden getirilen suyun akıtıldığı hamamdan başka konaklama
yerleri ile birlikte birçok kabartma resimli taşlar, en önemlisi
yazıtlar bulunur; Köşk Havuz'da olduğu bildirilen Zeus Tapınağı’na
onlara kazı yaptıkları yerlerde rastlanır...
Helen, Roma, Bizans dönemleri ve daha onceki dönemlerle ilgili pek
gök yapıtlar ortaya çıkarttırılır; beklenenler gerçekleşir, Sonuç
umulandan daha iyi olur...
Bizce Kemerhisar'da sürdürülen kazının başarılı olması için tarihte
yıkımlara uğrayan antik kent tümü ile boşaltılmak, yer-leşim yeri
güneybatıya taşınmalı, eski başkenti kapsayan toprak katmanlar
olabildiğince derin, dikkatle kazılmalıdır.
Böylece Neolitik cağdan başlayan Tuana yöresinin tarihsel
varsıllığına değerli katkılar sağlanmış olur.
Tuana Çevresinde Kazi Yapilmasi Gereken Yerler
Bunların en başımda, Peldaaci (pelit ağacı), Kalaygol, Adıyaman,
Iftiyan Tümülüsü (ucunun Bor'a kadar uzandığı söylenen Iftiyan 7
Odalar mağarası yeraltı kenti), Sağmanlı Havuzlu, Gökbez köyünden
geçen tarihi İpek Yolu ve çevresi gelir.
Köşk Höyük'ün ve Bahçeli Beldesi'nin 4 - 5 km. kadar doğusundaki
kaynak suların ve korunmak için doğal kaya mağaralarının bulunduğu
Peldaaci ve Adıyaman'da kazı işine bir an önce girişilmelidir.
Buralarda yapılacak kazılar gerçekten önemlidir; çünkü, bu konuda
benim dikkate değer gördüğüm şöyle bir gözlemim vardır:
1957 yılı Ağustos ayında iki Alınan arkeolog arabalarıyla
Almanya'dan kalkıp Niğde'ye geliyor, Bahçeli köyünde Peldaacı’nın
yerini gösterecek bir kılavuz arıyorlar. Beden Eğitimi Öğretmeni K.
Kıpar o köylü olduğum için beni önermiş. Birlikte arabalarıyla önce
Bahçeliye, sonra kağnı yollarından geçerek Peldaaci'na gittik.
Arkeologlar oraya varınca İlk önce doldurulmuş dere yatağındaki
Direktaş'i incelediler. (Onlar gittikten sonra köylüler, antik kent
Peldaaci'yi simgeleyen Direktaş'ı, dibinde hazine bulacağız diye,
parça parça etmişler, şimdi yerinde yeller esiyor). Sonra,
Peldaacı’nın doğusunda yarısına kadar su taşkınlarıyla dolmuş,
nerdeyse üstü kapanmış, yeraltı tünelini bulup içinden yürüdüler.
Yüksekçe bir yere çıkarak oradaki yerleşim alanının savununa amaçlı
çevre duvar (sur) kalıntıları belirgin şekilde görüp ellerindeki
haritaya (plana) işaretlediler.
Buranın uzaktan, yakından, çeşitli yerlerden fotoğraflarını geçtiler.
Kendi aralarında, bu konuda epeyce konuştular. Golü oluşturan kaynak
suyun başına vardılar. Sonra birlikte Bahçeliye döndük ve buradan
bitişiğimizdeki Kemerhisar’ca gittik. Su kemerlerini gösterdim.
Benzerlerinin Roma'da, Anadolu'nun başka yerlerinde de bulunduğunu
anlattılar. Onların dikkatlerini daha çok bazı evlerin kapı ve
duvarlarına konmuş kabartma yazı ve resimli taşlar çekti. Bunlardan
birçoğunun Bahçeli ve Kemerhisar İlkokullarının bahçelerine denksele
atıldığını gördük. Üzerinde kabartma yazı ve resim bulunan mermer
taşları incelediler, bazılarının fotoğraflarını çektiler ve kara
kalemle kopyalarını gizdiler. O gece köyde benim konuğum oldular.
Ertesi günü beni Niğde'ye bırakıp Nevşehir, Kayseri üzerinden
Ankara'ya, oradan Boğazköy’e gideceklerini söyleyerek ayrıldılar.
Şimdi düşünüyorum da benim hemşerim köylüler bağda, bahçede bel
kürekle çalışırken ve tarlada çift sürerken tesadüfen buldukları
küpleri, mezarları, mezarların içinden çıkardıkları eserleri (Talip'in
Azize’nin -Azize Teyzemin oğlu Boz Abdulla'nın yaptığı gibi) yok
etmeselerdi... Peldaacı’ndan, Adıyaman'dan, Kalaygöl’den
getirdikleri yontulu taşları sokak kapkapılarının çevresinde yapı
taşları olarak kullanmasalardı... Bunlar, Köşk Höyük'ten çıkanlarla
çıkarılacak olanlar ve Niğde Müzesi'nde bulunanlar, Konya'ya taşman
kemer taşları, şurada, burada ele geçenler ve bundan sonra elde
edileceklerin tamamı beldede yapılacak bir müzede saklansaydı,
turistik yon-den beldemiz için ne kadar iyi, ne kadar yararlı olurdu...
Zaman gelir, belki Niğde Müzesi'nde bulunan Eros Heykeli, George
Kabartması, Herakles Heykeli, Kethaur ile vahşi hayvanların
mücadelesini betimleyen friz parçası, Zeus, Poseidon kabartmaları,
sikkeler, üç altın yüzük ile Köşk'teki İlk kazıda bulunan Altın
yılan Kapadokya'nın Efesi olması arzu edilen Tuana - Tyana da
yapılacak müzede sergilenir. Bundan sonra yapılacak kazılardan
çıkacak yapıtlarla bu müze kuşkusuz daha gök varsıllaşır...
Tuana-Tyana'nın tarihsel ve turizm yönünden değerine büyük katkı
sağlanır.
Hitit Doneminde Tuana - Tyana
Küçük Asya'da Hitit dönemini anlatmadan önce Taş Devri'nden yazının
icadına değin (Gordion Childe'ın "Tarihte Neler Oldu" ve Prof. Dr.
Ekrem Memiş'in "Eskiçağ Türkiye Tarihi" ile Ahmet Ünal'ın "Hititler
Devrinde Anadolu" ve J.G. Macçueen ile Birgit Brandau'nun "Hititler"
adlı yapıtlarında ve Prof. Arkeolog Aliye Öztan'ın "Tuba-Ar'da Köşk
Höyük Anadolu Arkeolojisine Yeni Katkılar" adlı incelemesinde
değinilen) önemli noktalara bir göz atalım:
Neolitik çağda, Yakın Asya'da insanlar akrabalık ilişkisine dayanan
küçük gruplar, "klan"lar halinde yaşıyorlardı. Sonra yabansıl koyun,
keçi, sığır avcılığından çıkarak hayvan beslemeye, bitki
yetiştirmeye ve çiftçilikle uğraşmaya başladılar.
Güneşe, aya, yıldızlara, ağaca tapıyorlardı.
Anadolu'da Hititlerden önce Hint-Avrupalı kavimler oturmaktaydılar.
10 8500 yıllarında yerleşik hayata geçerek ciftçilikle uğraşmaya
başladılar {Hititler Devrinde Anadolu-Ahmet Ünal, s.21).
Sonra Anadolu'da Hattilerin, Hurilerin ve Luvilerdin yaşadıkları
anlaşılıyor.
İÖ 5 - 4 binli yıllılarda bilenmiş, taştan baltalar, ok uçları,
pişirilmemiş balçıktan, kilden küçük heykelcikler yapıyorlar;
topraktan, taştan, tahtadan kaplar kullanıyorlar. Hayvan
kabuklarından ve dişlerinden süs eşyaları elde ediyorlar. Savunma
hendekleri kazıp yerleşim alanları surla çeviriyor, ekim için
toprağı çapa ile hazırlıyor, ocakta ekmek pişirmeyi deniyorlar.
Ölenleri toprak küp, taştan sandık içine koyuyor; bunlardan
bazılarının üstünü yassı taslarla kapatarak içinde insan kemikleri
bulunan dolmen odacıklar yapıyorlar.
Bor ilçesi Bahçeli Beldesi'ndeki Köşk Höyük'te evlerin tabanlarına
gömülü Geç Neolitik gaga ait 66 mezar bulunuyor. Mezar yeri olarak
genelde oda köşeleri, duvar dipleri tercih ediliyor. Buralara bazen
yetişkinler bebeklerle birlikte gömülüyorlar. Yanlarına kaplar
içinde tanrı figürleri, mühür, takı gibi kişisel eşyalar bırakılıyor.
Köşk Höyük kazılarında kille şekillendirilmiş, aşı boyasıyla
boyanmış parçalanmış, olarak 5 kafatası çıkartılıyor. içlerinden
birinin genç bir kadına ait olduğu belirleniyor. Göz yuvasını
kapatan kısım iri badem şeklinde, göz kapakları kabartı halinde olup
gözbebeğinin yerine siyah bir taş yerleştiriliyor. Kulak kepçesi
hafif dönük, burun kanat ve delikleri gerçekçi bir biçimde
şekillendiriliyor. Bienert'in gözlemlerinde değindiği gibi bu
kafataslarının kil kaplama ile yüz ve boyun kısımları
belirginleştiriliyor, diğer yerler kil kaplanarak tamamlanıyor.
Bu çağın insanları, aradan zaman geçtikçe madenleri ateşte eriterek
bakır, bakırı kalayla karıştırıp tunç, ardından demiri buluyor,
birçok gereksinimlerini madenlerden yapmaya çalışıyorlar.
İÖ 3200 yıllarında Mezopotamya'da "çiviyazısı", Mısır’da "resimyazı"
(Hiyeroglif) kullanılıyor. Takvimi, ağırlık, uzunluk ölçülerini,
matematiği, geometri kurallarını başarıyla uyguluyorlar. Tekerleği
icat ediyor, tahılları küplere dolduruyorlar. Ruhun ölümsüzlüğüne
inandıklarından toplanan ürünlerin bir kısmını ve süs esyalarını
mezarda ölünün yanına koyuyorlar. Ekmek yapmakta el değirmeninden
yararlanıyorlar. Vergilendirme ve servet birikimi ile ilgili yasalar
yapıyorlar. Toros Dağları'nı aşıp Mezopotamya'ya giden ve
Mezopotamya'dan gelen yollar üzerinde, fazla hacimli olmayan Altın,
gümüş gibi lüks malları, tiftik, yapağı gibi maddeleri eşek ve katır
sırtında taşıyor; karşılığında yünlü kumaş ve hazır giysiler alarak
kervan ticaretini düzenli bir şekilde yürütüyorlar. Hititler onların
yazılarını, matematik kurallarını, Hammurabi yasalarını, bazı
sayrılıkların sağaltım yollarım, mimari biçemlerini bu kanalla
öğreniyorlar.
Gordion Childe'ın yazdığı gibi böylece "Küçük Asya'da gelişen
düşünce ve buluşlar insanlığın ortak deneyim havuzuna akıyor."
İÖ 2350'de bir yandan Akadlar Anadolu'dan aldıkları ganimetlerle
dönerken, öte yandan ticarette ileri giden, 1200 yıllarında alfabeyi
bulan Fenikeliler Kıbrıs ve Küçük Asya'nın Ege ve Karadeniz
kıyılarını ele geçiriyorlar. Daha sonra Phrygialılar Anadolu'nun
ortalarına doğru ilerliyorlar. (Midas adının geçtiği şimdi Paris'te
bir müzede bulunan Phryg yazıtı Tyana 'da ele geçmiştir).
Lidya Devleti'nde Kral Krezüs zamanında sikke kullanılmaya bağlıyor,
böylece ticaret kolaylaşıyor.
Birgit Brandau'ya göre, İÖ 3 bin yıllarında Hatti ülkesine gelen göç
dalgaları Kalkolitik donemin insanlarıyla karışıyor. Bu nedenle "Hititlerin
Hatti soyundan geldikleri söyleniyor."
İÖ 19. yüzyılın ortalarında Hattiler parçalandıktan sonra Anadolu'da
Hitit donemi başlıyor. Öncü Hititler, önce Kızılırmak'ın kıvrımına,
daha sonra tüm Anadolu'ya yerleşiyorlar. Hititlerin İlk kral Anitta,
Hattuşa’yı ele geçirip başkent yapınca kültür ve ticaret gelişiyor.
Hititler, Küçük Asya'da bakırla kalay karışımı tunç madenini
kullanıyorlar. Bakir kalay alaşımı eşyalar yapıyor, maden
ocaklarından kurşun, Tuana çevresinde Gültepe’den gümüş çıkarıyorlar.
Kastamonu'nun Devrakani ilgesine bagli Kinik Koyünde yapılan kazıda,
Hititlere ait maden işleme atolyesi bulunuyor. Burada kazi yapan
Prof. Dr. Aykut Cmaroglu'nun bildırdigine göre, Hititler madenlerini
Bogazkoy'den daha gok Kinik'tan elde ediyorlar.
Hititler savaşgilarim silahlarla donatiyorlar: Savaşgilar migfer,
kalkan, bronz zirh, balta, kama, hanger, ok - yay uzun mizraklar,
kargilar, egri palalar, düz kiliglar, testereler kullaniyorlar. (Istegi
üzerine Misir'da Firavun'a demirden yapilmis, ornek bir kilig
veriliyor, Firavun da karsilik olarak altm kutu, ilag ve yapi
ustalari gonderiyor). Hititlerde kral savaşa katiliyor, hizli ve
manevra yetenegi olan iki tekerlekli savaş arabalan, piyadeler,
saray muhafizlari saldıri düzenine göre savaşiyor, şaşirtma taktigi
kullanip gece baskinlan yapilryor.
Hititler'in zamanında kaleler kesme kare, dikdortgen büyük blok
taşlardan gift duvarla orüluyor. Bu nedenle kentlerin surlannin,
mazgallarmin sağlam olduklan gorülüyor. Igine su kuyulari, sarnig,
erzak küpleri, düşmani şaşirtan tüneller yapiliyor.
Onlar büyük krala "güneşim" diyorlar. Kendilerine bagli kralliklann
üye olarak katildiklari soylular meclisi (Panku) ile kralice (Tavananna)
ybnetime katiliyor. Zaferde kazanilan topraklar krahn oluyor,
ganimetler savaşanlar arasmda dagitilryor. Ele geçen işe yarar
insanlar kole olarak sahibinin mail sayıliyor.
Hattuga'da Hitit ülkesinin durumunu anlatan 25 bin tablet bulunuyor.
Buradaki insanlarm yapisal gorünumlerini bu tabletlerden ogreniyoruz:
Sanşin, mavi gozlü, kısa kollu, kısa boylu, koşeli yüzlü, gikik
yanakli, kartal burünlüdurlar. Kadınlan ozgürdur. Anadolu'nun sert
iklim koşullanna göre giyimleri vardır: Mantolari uzun, pabuglari
kivrik, başhklari yüksektir. Devlet yonetiminde görev alabilir,
erkekler gibi savaşa katilabilirler. O yıllarda başkent Hattuşa'nın
nufusu 30 bin, tüm nüfus ise 1,5 milyon kadardır.
Hititler Luvi dilineyakin bir dil olan "Hititge" konuşuyorlar.
Sozcük hazineleri smirlidır, birkag yüzü gegmez. önce Civi yazisim
sonra "Hiyeroglif Hititgesi" ni kullaniyorlar.
Hititler'de ekmek geşitleri, üzüm, şarapgilik, bal, süt ürunleri bol;
elma, erik, kayisi, armut, incir, nar, hurma, zeytin gok yetişiyor.
Zeytinyagi çıkanyor, tatli su balikgiligmdan yararlamyorlar.
Bunlarin degerleri gtimus, karşıligi olarak devlet tarafmdan
belirleniyor. Esirler giftgilik islerinde kullaniliyor.Kaldinlan
tahil devlet depolarinda saklamyor. Onlarda en pahah malm giysi
oldugu biliniyor. Hititlerde yonetim Krai Telepuni Fermaniyla babadan ogula gegiyor.
Ogul yoksa birinci derecede evlenen prensesin kocasi kral oluyor.
Panku denilen meclisin karanyla anlaşmazliklar gozulüyor. Hititlerde
adaletli, iyi bir hukuk duzeninin oldugu anlaşihyor. Bu bakimdan,
Hititlerin kendilerinden sonra gelen Yunan ve Romalilardan daha
ileri bir yaşam bic,imini benimse-miş olduklan gorüluyor.
Zaptettikleri yerlerin dillerine ve inang-larma dokunınuyor,
hoşgorulu davraniyorlar. Uyguladıklan yasalara bağlı kalarak bariş
icmde yaşamayi amag ediniyorlar. Omegin, olum cezasi kaldinhp
karşıligmda tazminat almiyor. Kadınlara eşit davramhyor. Kaderci
olmayan tanrı inanişma göre hareket ediyorlar...
Keşke Hititlerin bu ozellikleri hic degişmeden bugünlere dek
surebilmiş olsaydi... Hititler gok, güneş, ay, deniz, gece, gündüz, hava ve firtina,
bereket, aşk, dilek tanrılarma inaniyorlar. Yalniz tanrılan
kizdırmamak gerekiyor. Çünkü kral ve insanlar tanrılardan destek
aliyorlar. Bunlardan başka önemli, onemsiz veba, geyik tanrılan gibi
buyücüler de dinsel yönden etkili oluyorlar. Tannlarm bulunduklan
yere gece-gündviz hizmet veren rahipler bakiyorlar.
Hititlerde temizlenıneden tanrıya dilekte bulunulmuyor. Tanrılan
hoşnut etmek icin onlara değerli ürünler sunuluyor. Adak töreninin
ardmdan "kutsal pmar"lann basinda şölenler yapiliyor: Savaş oyunlari,
spor gosterileri, Çalgilarm eşliçinde gegitler izleniyor. Insanlar
takilar takip, sivi igecekler için gaga agizli testiler
kullaniyorlar.
Hititlerin yaşam felsefesini tarihini J.G.MacÇueen'den okuyalim:
"Hititler'de zorlamasiz sade anlatim yetenegi dikkat geker. Yaşamm
olümle, olümün yaşamla bagini vurgular. Insanoglu olümludur,
insanoglu günahkardır. Kişinin kendisi masum olsa bile, babasmm
günahlan ona düşer, hastahk ve sefalet geker, yürek acısı
dindirilemez. Ancak kişi tanrıdan merhamet dilerse tanrı onu dinler,
çünkü tanrı merhametlidir. Kötü zamanların kurtuluş ümididir. Tıpkı
kuşların sığınmaları için yuvalarına uçmaları ve yuvalarının da
onlara kucak açmaları gibi, insanlar da tanrıyı ararlar ve ona
sığınırlar. Yazgıya inanmışlardır. Kadercidirler.
"Hititliler başta Güneş Tanrısı olmak üzere tanrılara şöyle
yakarırlar:
"Dolunay gibi üzerimde parılda. Gökyüzündeki güneş gibi üzerimde
ışılda! Boyunduruktaki bir çift öküz gibi bana katil! Gerçek bir
tanrının yapacağı gibi yanında yürü..."
Hititliye düşman topraklarına acıları aktarmayı bile tanrı
önermektedir.
Hititler zamanında Anadolu, önemli hammadde kaynaklarıyla, her
türden ürünleriyle, içinde aslanlar, geyikler, gösterişli atlar,
boğalar dolaşan varsıl bir ülke görünümünü sürdürmektedir.
İÖ 1650 yılında 1. Hattuşili Tuana’ya sınırları içine katınca
Hititlerin ticareti daha çok gelişir. Sonra güneye inip Alalah’ı (Halep)
alır ama, oğulları ve kızı ihanet edince o da yerine torunu
Murşili'yi atar. Murşili dedesinin yarim bıraktığı savaşları kazanır.
Babil'e baskın yaparak Hammurabi Hanedanhgina son verir (1531).
Hititler bununla uluslararası alanda güçlerini kanıtlamış. olurlar.
Murgili eniştesi tarafından öldürülünce Hititlerde çözülme başlar.
Bulunan kitabelerden anlaşıldığını göre, bundan sonra Gordion,
Kapadokya Mazaka (Kayseri), Tuana ve çevresi Phryglerin eline geçer.
Bu arada Hititlerin kuzey komşuları Kaşkalar başlarına sürekli bela
olmuşlardır; sık sık saldırarak yağmacılık yapmışlardır.
İÖ 1395'te Hititlerin başına geçen Suppiluliuma (kimi tarihlerde
1380, 1370-1345) Kaşkalilan yenerek Hitit İmparatorluğunu yeniden
güçlendirir. Suriye'yi alır. Güneydeki "Aşağı Ülke-"ye oğlu Zida'yi
gönderip Tuana’ya Hititlerin 2. başkenti yapar. (Başka bir kaynakta
ise Zida'yi Yukarı Ülke'nin komutanlığı, Aşağı Ülke'nin yönetimini
de Hannuziye verir).
Babil kralının kızıyla evlenen Suppiluliuma'ya Misir kraliçesi bir
mektup yazarak oğullarından birini gönderirse, onunla evleneceğini
bildirir. Hitit Kralı Mısır’a gönderdiği oğlunun yolda öldürüldüğünü
duyunca gök kızar, ardından Mısır’a girer. Oradan çokça ganimetlerle
döner.
Suppiluliuma vebadan ölünce yerine genç oğlu Murşili geçer. 30 yıl
ülkeyi yönetir. Kuzeyde Kaşkalar, batıda Ege kıyılarındaki
devletleri, güneyde Suriye topraklarıyla doğuda Fırat’a kadar olan
yerleri ve geniş bakir kaynağı olduğu bilinen Rodos'u egemenliği
altına alır. Bu sırada ülkede veba salgını devam etmekte, insanlar
ve hayvanlar kırılmaktadır. Babil asilli üvey annesi Tavananna ile
kralın arasında sorunlar çıkar.
Kadeş Savaşı’ndan az önce (10 1285'te) Ü. Muvatalli baş-kenti
Tarhuntaşşa'ya - Tuana'ya taşır. Devlete ait toplantılarla dini
işleri burada yürütür. Bazı rahipler yeni başkente gelmezler ama,
bağlılık andı içerler. Eski başkent iyice ıssızlaşmıştır. Bu arada
deprem olmuş, birçok yerler yıkılmıştır.
Suriye'nin paylaşılması Hititlilerle Mısırlılar arasında sürekli
sorun olmuştur.
1280'de Tuana'da kral bulunan Hattuşili kardeşi Muvatalli ile
aralarının gergin olmasına karşın Mısır’la (Bazı kaynaklarda 1259,
1274, 1284) Kardeş’te yapılan savaşa katılır. Bu savaşta Lukkalar ve
Halpa (Halep) Kralligi Hititler'e yardim eder. (Misir ile Hititler
arasında tampon bir devlet olan küçük Amarru devleti ise Hitit
devletine ihanet etmiştir).
Misir Kralı II. Ramses 3500 savaş arabası, 37 bin piyade ile
Kadeş'in 10 km. güneyinde dağlık bölgede karargah kurmuştur. Oradan
Kadeş'in kuzey doğusunda bir yere gelmiş, savaşmak için hantal ve
korkak dediği Hititler'i beklemeye başlamıştır. Kadeş'in doğusunda
pusuya yatan Muvatalli bin savaş arabasıyla düşmanı tuzağa düşürerek
çember içine alır. (Bu savaş arabaları üç kişilikti: Biri sürücü,
biri mızrak, balta, kılıç kullanan, başında madeni miğfer bulunan
savaşçı, diğeri de elinde kalkanı olan koruyucudur). Savaşta Misir
ordusu bozguna uğratılır. Ardından yağma başlar. Hititler
ellerindeki hazır avı bırakmış, düşmanın geri çekilmesine göz
yummuşlardır. Ramses yeniden savaşmak için bu fırsatı kaçırmaz.
Kardeş’i ele geçiren Hititler güneyde yedekleriyle birlikte gelen
Misir ordusuna yenilirler. Sonunda Hattusili ile Ramses arasında
anlaşma yapılır (1270). Anlaşmanın bir sureti gümüş, tablet üzerine
Hiyeroglif, bir sureti de bir tablete Akadça yazılır: (gümüş.
tabletin Tuana çevresi Gültepe'de yapılması uygarlık yönünden
Hititlerin ne kadar ilerde olduğunu kanıtlamaktadır). Mısır ülkesi
ile Hitit ülkesi sonsuza kadar barış ve kardeşlik içinde, duşmanlık
çıkarmadan, saldırmadan birbirlerine yardim ederek yaşarlar.... (Hitit
kraliçesinin de imzası olan tarihteki bu İlk anlaşma simdi
Amerika'da Birleşmiş Milletler binasının duvarındadır).
Hititler bundan sonra kuzeyde Kafkalarla da ayrıca bir anlaşma
yaparlar.
Savaşta yaralanıp ölen Hattuşili'nin yerine geçen Muvatalli Tuana 'ya
kral olarak yeğeni Kurunta'yı atar. Kralla Kurunta arasında Çivi
yazısıyla tunç tablete yazılmış anlaşma Boğazköy'de bulunmuştur.
Tuthalia 1215'te ölünce yerine Ü. Suppiluliuma geger. Imparatorlukta
sürüp gelen açlığa çareler aramaya başlar. Bu sırada Tuana (Tarhuntaşşa)
Kralı Kurunta Hattuşa'dan tümüyle ayrılıp kendi sınırlarını
genişletmeye girişir.
İÖ 1186'larda (başka bir kaynakta 1200 tarihlerinde) isyan, saltanat
kavgaları, karışıklığın, yağmacılığın hüküm sürdüğü, bir yandan
Asurlulara yenilen, onların baskısı Altında kalan Hitit ülkesine
Trak kökenli Ege ve Akdeniz ada halkları (Turşalar, Lukkalar,
Danunalar, Şardana ve Şekeleşler) ve kuzeyden Kaşkalar saldırırlar.
Bu yağmacı, çapulcu akıncılar Kizuvatna'ya, Arzava'ya, Kargamiş'a,
Kıbrıs’a ve Mısır’a kadar olan her yere dağılırlar. Misir
kaynaklarına göre ise "Deniz Kavimleri" Baçtık bölgesinden gelip
Akdeniz'de Sicilya, Sardunya'dan geçerek kadın ve çocukları, gemi ve
kağnılarıyla Anadolu kıyılarından içerlere doğru ilerlemişler,
burada tunç çağını yaşayan devletleri çökertmişlerdir. Belki de
gelenler yaşamak için daha rahat yurtlar aramaktaydılar. Böylece
Yakındoğu’da 250 yıl hüküm süren ve bir süper devlet olan Hitit
imparatorluğu yıkılır. (Bir başka kaynağa göre de Hitit
İmparatorluğu taht kavgaları ve halkın efendilerine kızıp açtıkları
iç savaşlarla çökmüş ve dört bir yana dağılmıştır. Sınıflar arasında
ipler kopmuştur). Daha sonra Phrygler denizden gelerek Hititleri
perişan eden bu barbar kavimleri Toros'ların ötesine dek sürerler.
Ardından Geç Hitit İmparatorluğu kurulur. Bunlar güneye doğru
yayılarak smuiarmisınırlarını genişletir, kültürlerini Hititlerin
mirasçısı olarak Kargamiş'a kadar olan bölgelerde sürdürürler...
İÖ 1186 yılında Hitit Çivi yazısıyla yazılmış, yeni bir tableti
okuyan Hititolog Ahmet Ünal, Aşağı Ülke Hitit Krallığı’na ait
değerli bilgiler vermiştir: "Hititler Devrinde Anadolu" adlı
yapıtında, Tuana 'nın adını Tarhundassa (Tarhuntaşşa) olarak
yazmıştır. Kesin olarak Tarhuntaşşa'nın yerini belirlemeyen yazarın
tanımlamalarından buranın Tuana (Tuvanawa) olduğunu söyleyebiliriz :
"Güney Anadolu ile kolayca bağlantı sağlayan yollarına üzerinde,
Niğde ilini kapsamakta, ayrıca Bolkar Dağlarından Konya Ereğli'sine
(Heraklia'ya - İveriz kabartmasına) ulaşmaktadır. Jeolojik açısından
Türkiye’nin en çeşitlilik arz eden yeridir. Kaplıca suları, peri
bacaları, su gözenekleri, kaya anıtı, Bolkar ovasının güneyinde..."
Bu sözlerle anlatılan yerin, yazarın ifade ettiği gibi "bilinmemekte"
değil, açık açık buranın Tuana olduğu anlaşılmaktadır.
Güngör Karauğuz da Hitit tarihini aydınlatan tabletlerin gün ışığına
çıkartılmadığını yazdığı "Hitit Devletinin Siyasi Antlaşma Metinleri"
adlı yapıtın sonuna eklediği haritada Tarhuntaşşa,yi Ereğli -
Ivriz'in güney doğusunda Saliia'ya (Porsuk köyü) yakın olan Tuanawa
olarak bilinen yöre ile yan yana bir çizgi üzerinde göstermiştir. Bu
yapıtında Tarhuntaşşa'nın Hulaia Nehri Ülkesi olduğunu,
Kızıldağ-Karadağ ve Aksaray'ın doğusunda bulunduğunu bildirmekte ve
bu konuda şunları yazmaktadır: "Kraliçe ile Kral ÜI. Hattuşili
Tarhuntaşşa - Tuana'ya kral olarak Kurunta'yı atamışlar, onunla İÖ
1267'de aralarında antlaşma imzalamışlar ve yine IV Tuthalüa ile
Kurunta arasında İÖ 1240'ta bir antlaşma daha yapılmıştır. Bu
yapılan antlaşmada ise Arlanta (Karacadağ), Lula (Bolkar),
Damnaşşuru (Toros) dağları sınır gösterilmiştir. Bu sınırlar içinde
yerleri hiç kimse Kurunta'nın neslinden almayacaktır. Gelecekte
sadece Kurunta'nın nesli Tarhuntaşşa Ülkesinin kral olacaktır.
Tarhuntaşşa ülkesinden vergi yükümlülüğü kaldırılacak, antlaşmayı
bozanı yemin tanrılar mahvedecektir."
"Hititler" adlı yapıtın yazarları Birgit ve Hartmut da konu hakkında:
"Tarhuntaşşa'ya ait fazla bilgi yoktur. Birçok kaya yazıtı bulunduğu,
ama yeri ve gelişmelerle ilgili bilgiler bulunamamıştır. Murşili ve
Hartapu gibi krallar ve Kurunta'nın ardılları IV Tuthalüa zamanında
imparatorluğu ele geçirmeyi istedikleri sırada iç savaşlar
başlamıştır." demişlerdir. Sonra Karaman, Karadağ ve Kızıldağ’da
yedi hiyerogrolif yazıtı bulunduğundan, Luvi, Hitit Hiyeroglif
yazıtlarının okunanlarından ve toprak Altında kalıp da
bulunamıyanlar çıkarılırsa onlardan Tarhuntaşşa ve Hititlerle ilgili
ayrıntıların açıklanacağını bildirmişlerdir. (S.320 ve yapıtın son
sayfalan).
Yukarıdaki sözü edilen tablette anlatıldığına göre, I. Suppiluliuma
Tuana'yı, oğlu Zida'nin yönetimine vermiştir. Sonra onun yerine
Armatarhunda ve Muvatalli geçmişlerdir. J.G. Macçueen'in yazdığına
göre de Mısır tehditleri kargısında Muvatalli başkenti
Tarhuntaşşa'ya taşımıştır. Tuana ile "Yukarı Ülke" arasında bir
antlaşma yapılmıştır. Amaç, tampon krallıklar yaratılmasına karşın
birlik sağlamak ve Ugarit'ten Anadolu'ya gönderilen ticaret
mallarının taşındığı yolda savunmayı elde tutmaktır.
Daha sonra Hartapuş, "Aşağı Ülke "nin kralı olmuş, ondan sonra Tuana
'yi Kurunta ve Nerikkai yönetmiştir.
İÖ 1100'lu yıllarda Latin yazar Solinos'un anlattığına göre, Geç
Hitit'lerin zamanında Hitit İmparatorluğu askeri yönden bir
federasyondur. Tuana başkent konumunu sürdürmüştür. 24 küçük
krallıktan oluşan Geç Hitit Devletlerinden Tabal Kralligi zamanında
Tuana'nın sınırı güney batıda Heraklia (Ereğli) dahil Konya ovası
Lykonia'ya, kuzeyde Nevşehir, Kayseri'ye, güneyde Zeyve Höyük'ten
Kilikya'ya dayanmaktadır. Bu yıllarda Tuana'nın Phrygia, Nil, Asur,
İran’la ticareti artarak gelişmiş-tir. Onlara işlenmiş demir,
gümüşten yapılmış araç gereçleri, at, yün gibi ürünleri satıp
karşılığında dokunmuş kumaş ve giysiler almışlardır.
Tabal krallarından "Ebedi Kaya Anıtı”nda görüldüğü gibi, Giysisi
Phryg soylularının giyimlerine benzeyen Tuana kentinin Kralı Urpalla
- Kuvappala - Varpalawa (İÖ 740-717) kuşak hizasına kaldırdığı sağ
elinde üzüm salkımı, başına doğru kaldırdığı sol elinde uzun başak
demeti tutan, tanrılar arasında etkin olan Bereket, Doğa Tanrısı
Teşup un huzuruna varmış, verdiği bu ürünlerden dolayı ona
saygılarını sunmuştur... (Asur belgelerinde Tanrının adı
Varbalawa'dır, Bor ve Andaval'dan ele geçen Hitit resim yazılarında
ve Bilge Umar’ın "Karia" adı yapıtında Baş Tanrı Tarhun olduğu
yazılıdır. O iri kiyim, dev gibi biridir. Luviler ona Sanda - Şantaş
- Adra - Sanda, Fırtına Tan¬rısı Teşup, Tabalar ise Büyük Kral
Waşşume, Ana Tanrıça'ya Kybele-Kubala, Ana Kraliçe'ye Tavananna"
demişlerdir).
"Divan-i Lugat-it Türk" adlı yapıtında Kaşkarlı Mahmut Tarhun adının
Türklerde birçok komutanlara verildiğini, "egemen olan" anlamında
bir sözcük olduğunu yazmıştır. Gürcü dilinde Tarhun'a Tarhunia
denmektedir ve bitki tanrısı olduğu kabul edilmektedir).
IS 17. yüzyılda ünlü Türk gezgini Evliya Celebi Ivriz Kabartması'nı
gidip görmüş. Resim hakkında, mahalli Kral Varpala-wa'nın Fırtına
Tanrısına tapındığını yazmış, Ivriz sözcüğünün eski dilde "bey kral"
anlamına geldiğini belirtmiştir.
İvriz'deki kaya yüzeyindeki kabartma resimden Tuana Çevresinde ayrı
ayrı yerlerde beş tane vardır:
Biri, Güney Kapadokya bölgesinde bulunan Ereğli İvriz'den (Kybistra)
çıkan bol, gür suyun üzerindeki - Torosların uzantısı Aydos Dağı’nın
eteğinde - Koca Burun Kayası’nın yüzeyindedir. Kayanın Altından
Konya-Ereğli’yi (Herakleia) sulayan Ivriz Çayı çıkmaktadır. Diğeri
buraya yakın Karanlık-Ambar Dere'de bir kayanın yüzeyinde, öteki
Tuana'ya 10 km. uzaklıktaki Gökbez köyünde bir kayanın yüzeyinde,
bir başkası Niğde'ye yakın Andaval'da ele geçmiştir. şimdi Niğde
Müzesi’ndedir. (Ben bunların dördünü de gördüm). Sonuncusunun Bor -
Keşlik köyündeki Stel'de bulunduğunu H. Emin Atlı'nın "Geçmişten
Günümüze Bor" adlı kitabından okudum.
Bu birbirine benzeyen kaya yüzeyinde kabartma resimler İÖ 764-728
yılları arasında yaşayan Tuana Kralı Urpalla'nın (Varpalawas)
emriyle yapılmıştır.
Kabartmadaki resimler o devirdeki sanatın bir göstergesidir.
Tuana'nın tarihteki önemini belirtmektedir. Bunlarda canlılık,
hareket, etkileyici kompozisyon görülmektedir. Tanrının burun
kanatları etli, dudakları kalındır. Gözleri iridir. Ayakta, yana
dönmüş, durumda Tuana Kralı Urpalla'ya bakmaktadır. Sade giyimlidir.
Etekliği dize kadar inmekte, eğimli, iki yandaki uçtan dışa
kıvrımlıdır. Kemeri beli sarmaktadır. Bacakları açıktır. Adaleleri
kalın ve çıkıntılıdır. Ayaklarında şeritlerle topuğa baglanmış,
yarim bot vardır. Bir ayağın altında üzüm çubuğu, diğerinde buğday
sapı bulunmaktadır. Boyu 4.15 mı’dır. Bileklerinde sade bilezikler
vardır. Başımdaki basık, kenarları kıvrık külahın çevresinde taç ve
güç simgesi olan küçük boynuzlar görülmektedir. Tarihgi F. Senan'a
göre, arkasında bulunan yazıtın birinci satırında "Sandes, W",
ikinci satırında,, "Ayminyas" okunmuştur (Tarihte Ivriz, 1949).
Kral Urpalla'nın uzun, manto ve tuniği andıran giysisi 10. yüzyıl
stilinde, kare içinde noktalar, eşkenar dörtgenler, eğrilerle iğne
oyası gibi süslenmiştir. Başı tanrının omuz hizasındadır. Boynunda
genişçe bir gerdanlık, bileklerinde bilezik takılıdır. Boyu 2.62
ın.'dır. Giysilerindeki islemelerle Gordion'da bulunanlar arasında
benzerlik bulunmaktadır. Bu durum, aynı uygarlığın sanatsal yönden
birliğini kanıtlamaktadır.
Niğde ile Köşk Höyük arasındaki Humam Tepe ve Bor -Bahçeli
Beldesi'ndeki Iftiyan Tümülüsünü Tuana Kralı Urpalla kendisi ve oğlu
için yaptırmıştır. Gordiyon Kralı’nın yaptırdığı tumulüsle buradaki
tumulüslerden çıkarılan buluntuların birbirine benzedikleri
görülmüştür.
Yukarıda da anlatıldığı gibi Tarihçi Prof. Ekrem Memiş'in yazdığına
göre İmparatorluk "Yukarı Memleket" ve "Aşağı Memleket" diye ikiye
ayrılmıştırmıştır. Valilerin yönettikleri yerler askeri ve idari
yönden iki ayrı devlet sayılmışlardır: Piyadelerden, süvarilerden,
atla çekilen arabalardan, kale muhafızlarından sorumlu olmuşlardır.
Hititlerin koydukları 147 yasa kadın, erkek hakları, evlilikle
ilgili yasalar, ceza yasaları "Aşağı Memleket" Tuana''da da
uygulanmıştır. Ölüm cezası kaldırılmıştır. Bunun karşılığında ya
tazminat alınmış, ya da o kişi köle olarak kullanmışlardır. Herkes
yasaların tanrılar tarafından getirildiğine inandığı için bunlara
itiraz etmeden uyulmuştur. Bugün de yöremizde bu yasalardan
bazılarının gelenek halinde sürdürüldüğü gözlenlenmektedır.
Tuana 'da Lui dilinin etkisinde kalmış Hititçe konuşulmuş-tur. Yazı
olarak Hitit İmparatorluğunda çivi yazısı ve Hitit resim yazısı
kullanılmıştır. Tarım ve hayvancılık çok ilerlemiştir. Tarlalar
sabanla sürülmüş, buğday ve arpa çokça ekilmiş, kaldırılan ürünler
büyük küplerde saklanmış, meyve ve sebze bol bol yetiştirilmiştir.
Et, süt ürünleri, balcılık artmıştır.
Yerleşim yerlerinde evler, aralarında boşluk bırakılmadan, avlu ve
iki oda, kilden yapılmış, oturaklı banyolar kullanılmıştır. Zemine
ya dövülmüş toprak ya da taş döşenmiştir. Yollarında kaldırim,
drenaj kanalları, kimi yerleşim yerlerinde kanalizasyonlar
bulunmuştur. Su uzaktan künklerle getirilmiştir. İnsanlar çok
tanrılı dine ve öldükten sonra dirilmeye, Baş Tanrı Teşup'a ayrıca
gök, güneş, aşk, dilek tanrılarına inanmışlar, tapınaklarda ve
törenlerde giyime ve düzene özen göstermişler, takılar takip güzel
kokular sürünmüşlerdir.
Ölüler yakılmış, külleri gömlekte saklanmıştır. Sonra evlere yakın
olan gömütlerde ölüler taş sandık mezarlara, bazen de büyük küplere
konulmuştur.
Halk soylular, rahipler, komutanlar, yerli halk, köle ve tutsaklar
olarak sınıflara ayrılmıştır.
Tuana çevresinde sünnet olma geleneği Hititlerden bu yana devam
etmektedir.
Hitit tabletlerini okuyan Ahmet Ünal, "Hitit Devrinde Anadolu Kitap
2"de Hititlerin edebiyatı politikayı alet etmede özel becerilerinin
olduğunu anlatmiştır. Ayrıca müzik, dans, folklor konularına da
dikkat çekmis, ve destan, fıkra, masal, efsane ile atasözlerinden
örnekler vermiştir.
Ayhan Şahenk Vakfı tarafından yayınlanan Kapadokya adlı yapıtta da "Kapadokya'da
tablet ve seramikçiliğin üst düzeye çıktığı ve Nahita çevresinde
kurulan Tabal Kralığının Başkenti Tuwanawa'da su yollarının ünlü
olduğu" vurgulanmaktadır...
İ.Ö 9. ve 7. yüzyıllarda Asya kökenli Tabalılar ile Phrygiahlar
aralarında koalisyon kurmuşlardır.
İ.Ö 743'te Asurlular Anadolu'daki Tabal ve Urartu devletlerini ele
geçirmişler, Mısır’ı almışlardır. Ama, yüz yıl sonra Kral Sarakos
Persler'e yenilmiş ve onların bir eyaleti olmuştur.
Ksenophon Anabasis adlı yapıtında, "Kilikia'nin kuzeyinde yer alan
Lykonia'da bağımsız dağlıların yayamadıklarını" yazmıştır.
İÖ 730 yılında Tuana'da "hiç kimsenin oğlu" Hulli, ardından Mita ve
Ambaris başa geçmişlerdir.
İÖ 714 yılında Küçük Asya, Kafkas'lar ötesinden ve güney Rusya'dan
dalga dalga gelen Kimmerlerin saldırısına uğramıştır. Phrygleri
yenmeyi başaramayan Kimmerler Lidyali'ların başkenti Sart nehrini
almışlar. (Bir başka kaynakta ise İÖ 684 yılında Kimmerler (Güney
Rusya kökenli halk) Anadolu'ya gelip Phrygleri sürüp çıkarmışlar,
Kral Midas’ın ölümüne neden olmuşlardır).
İÖ 679'da (bir kaynakta 660) Asur Kralı Asarhaddon'la Lidyalilar
birleşerek Kimmerleri Kapadokya'da durdurmuşlardır. Daha sonra Lidya
Kralı Giges bunları yenerek Toroslardan gerilere atmışlardır.
Bunun üzerine Taballar Torosların kuzey ve güneyinde olmak üzere
ikiye bölünmüşlerdir.
İÖ 620'de Persler Kimmerler'le işbirliği yapıp Anadolu'daki Asur
hakimiyetine son vermişlerdır.
İÖ 612'de Persler Asur'u ele geçirmiş, Lidya'yı yenmişlerdir. 546'ya
gelindiğinde (bir kaynakta 539) Persler Karia'dan Kilikya'ya değin
tüm Anadolu'ya hakim olmuşlardır.
İÖ 585'te (diğer bir kaynağa göre İÖ 546) Lidya ve Phrygia
devletlerinin Perslere yenilmesinden sonra, Iran şahı Daryüs'le (İÖ
513) başlayan, Anadolu ve Trakya’yı içine alan Pers egemenliği 200
yıl devam etmiştir. Daryüs Sus'tan Sart'a kadar uzun bir yol
yaptırmıştır. Bu yol üzerinde posta merkezleri kurulmuştur.
IO 560-52 Kros’un kurduğu Pers İmparatorluğu satraplıklara (vilayet)
ayrılarak yonetilmiştir.
İÖ 401 yılında kardeşine başkaldıran Iran askeri valisi genç Kyros
birçok yerleri alarak Tuana'ya gelmiş, "Burası kalabalık, büyük,
zengin bir kent" dediği yerde üç gün kaldıktan sonra Gülek
Boğazı'ndan Tarsus'a geçmiştir. Eylül ayında Basil’de Iran ordusu
ile çarpışırken ölmüştür. Başını Karialı bir asker kesmiştir. Bu
olaydan sonra Helen, Sparta, Iran arasında yapılan savaşlar koy koy,
kent kent uzunca bir zaman sürmüştür. Birçokları yağma edilerek halk
canından bezdirilmiştir.
IO 431- 434 Atina ile Isparta savaşmışlardır.
İÖ V ve IV yüzyıllarda Helenler Özellikle Atinalılar tiyatro,
felsefe, güzel sanatlarda çok ilerlemişlerdir. Ünlü kişiler yetişmiş,
tiyatrolar için komedi, trajedi, dram türünde yapıtlar yazılıp
oynanmıştır.
IO 372'de babası Karialı Kapadokya Satrap 'ı(valisi) Datames
Perslere karşı koymuştur. Savaşı kazanmış, güçlü bir Kapa¬dokya
devleti kurmaya çalışırken düşmanları tarafından pusuya düşürülerek
öldürülmüştür.
IO 359 yılında Makedonyalı Filip Atina’yı yenmiştir. Onun 336'da
ölümünden sonra oğlu İskender kral olmuş. Aristo'dan ders alan
sporcu, cesur, genç kral önce Balkanlardaki ayaklanmaları sindirmiş,
sonra 30 bin asker, 6 bin atlı, 160 gemiden ibaret güçlü
donanmasıyla Çanakkale Boğazı'ndan geçerek Anadolu'daki Pers
yönetimine son vermiştir. Tüm Ege kıyılarını aldıktan sonra Dinar ve
Polatlı’dan sonra Gordion'a gelmiş, burada bir süre konaklamış;
oradan Tuana'ya gelerek buranın yönetimini en güvendiği komutanı
Ömen'e (Eumenes) bırakmıştır. O da Tuana çevresine Makedonya ve
Yunanistan'dan getirdiği göçmenleri yerleştirmiştir. Ereğli’ye kadar
uzanan ovaya kendi adını vermiştir: Ömen. (şimdi Emen Ovası).
Büyük İskender Tuana 'dan sonra Tarsus'a varmış. Kilikya'da İran
Hükümdarı Daryüs'u yenmiş, ardından Mısır’a kadar olan yerleri alıp
Mısır’a girmiş, sonra doğuya yönelmiş, İran’ı ele geçirmiş.,
Hindistan'a dek gitmiştir. İran’da bir süre kaldıktan sonra Babil'e
gelmiştir. Yorgun düşen Buyixk İskender hastalanıp 33 yaşında
ölmüştür. Ondan sonra komutanlar imparatorluğu paylaşmışlar.
Makedonya, Anadolu, Bergama, Iran ile Misir devletleri krallıkla
yönetilmiş. Aralarında anlaşmazlık çıkınca savaşmaya başlamışlardır
(İÖ 322).
Tuana'yi yoneten Ömen Kilikya'da Antigones'le garpişirken askerleri
tarafmdan yakalanarak duşmana teslim edilmiş. Yakılıp külleri eşi ve
çocuklarına gönderilmiştir (İÖ 316).
Krai Ptoleme Iskenderiye'yi ve Bergama'ya güzel yapıtlarla bayındır
duruma getirmiştir.
İÖ 280-230 Helenler zamanında Tuana parlak donemlerden birini
yaşamıştir. Insanlar arasmdaki dırlik-düzen, birlikte gahş-ma
anlayişi pekişmiştir. Yunan alfabesi ve sanatı kullanılmaya
başlanmıştır. Tuana 'da (Bahçeli-Kemerhisar) o devre ait Yunan
Mitolojisini betimleyen taşlar üzerinde kabartma resimler, Köşk
Havuz'da Iyonik stilde sütun başlan bulunmuştur.
Daha sonra Makedonlarla Persler aralarmda anlaşmişlar, Kral
Ariarates Kapadokya Kralı olmuştur. Onun devrinde Tuana daha da
gelişerek önemli kentlerden biri durumuna gelmiştir.
İÖ 129'lu yıllara gelindiğinde Küçük Asya'dakarışıklıklar baş
göstermiştir: Niğde ve çevresi önce Pontus Krallığı, sonra Ermeni
Krallığı tarafından alınmıştır. Bu iki krallık Anadolu'ya hakim
olmaya başlayan Romalıları hayli uğraştırmışsa da sonunda Romalılar
egemen olmuştur. Suriye ve Isa'nın doğduğu Kudüs de Romalıların
sınırları içinde kalmıştır.
Hıristiyanlığın ilk yıllarında, Havari S. Paul Anadolu'da
Hıristiyanlık dinini yaymaya başlayınca Romalılar bu dine inananları
korkutmuşlar, onlar da gizlenmek, saklanmak zorunda kalmışlardır.
İşte, bu nedenle Niğde çevresinde yeraltı kentleri kurulmuştur.
Hıristiyanlığın gelişmeye başladığı yıllarda Hıristiyanlığı
benimseyenler Niğde'nin Kayardı vadisindeki volkanik tüfler içine
oyulan kaya mağaraları ve Kayabaşı Mahallesinde buna benzer oyulmuş
kayaları kilise olarak kullanmışlardır.
Roma Donemi (İÖ 30-395)
Roma zamanında Anadolu, tarihinin önemli dönemlerinden birini
yaşamıştır. Tuana yöresinde, Özellikle Kemerhisar Beldesi'nde yoğun
bir yapılaşma başlamıştır. Kent, çevresiyle birlikte büyümüş,
bayındır, bir konuma gelmiştir.
İÖ I. yüzyılda Roma Imparatoru Jul Sezar batıda ve Anadolu'da
yaptığı savaşları kazanmış, "Geldim, gordüm, yendim" (veni,vidi,vici)
demiş, sonunda yakinlarmm hazırladığı bir komploda öldurülmuştur.
Yerine geçen Antuvan'in serüveni Mısır'da devam etmiş; ardili olan
Oktav Mısır'ı Roma'nın bir ili yapmıştır. Onun zamanında Isa dünyaya
gelmiştir. Bundan sonra imparatorluğun başına geçen Ogüst başarılı
bir yönetimle barış içinde düzeni sağlamış, güçlü bir ordu kurmuştur.
Anadolu'ya hakim olan Romalılar burada sanat ve mimarideki
ustalıklarını göstermişlerdir. Heykeltıraş, oymacılıkta,
kuyumculukta, vazo ve çömlek yapmakta ileri gitmişlerdir. Kentleri
yollar, köprüler, kanallar, hamamlar, su kemerleri, su depoları,
sarnıçlar, tiyatrolar, tapınaklar, saraylar... görkemli yapıtlarla
donatmışlardır.
Hıristiyanlık ilk yıllarda tepki ile karşılanmıştır. Roma'da
yönetimi eline alan Neron acımasız hareketlerde bulunmuştur. Bu
durum, bazen azalıp bazen artarak 4. yüzyıla, İmparator Konstantin
zamanına dek sürmüştür.
iS I. yüzyılda Tuana'ya gelen Roma Osep Tuana'ya Osepya olarak kendi
adını vermiştir. Bu tarihlerde Kral Taos şimdiki Köşk Höyük'ün
bulunduğu yerden çıkan suyun başına Jüpiter adına bir mabet
yaptırmış ve sikke bastırmıştır. Tuana'nın su gücüyle işleyen
değirmenler de bu dönemde yapılmıştır. Ama eldeki kıt bilgiler
nedeniyle tanrı Jüpiter'e ait mabedin yeri bugüne dek
saptanamamıştır.
O günlerde bölgede tek tanrı inancını benimseyen halka zulmedilmeye
başlanınca, onlar da yer altına kentler yapıp buralara sığınak
zorunda kalmışlardır.
O sıkıntılı günlerde Tarsuslu Aziz Pol (Saint Paul) köyleri gezerek
konuşmalarıyla yoksul halkı etkilemiş, onları düşünsel yönden
rahatlatmıştır.
Tyanalı Apollonius (Apollon), Hıristiyanlığın yayılmaya başladığı 1.
yüzyılda Tyana 'da doğmuştur. Mucizeler yaratan, ermiş, bilge,
mürşit (yol gösterici), şifa da-gitici, kurtarıcı, hoşgörülü,
özverili, cesur, eleştirmen, sevilen, sayılan bir kişi olarak
tanınmıştır. Halk arasında ona sihirbaz diyenler, insanlar salgın
hastalıklardan, fırtınadan, su baskınından kurtardığına, Zeus'un
oğlu, insan suretinde tanrı olduğuna inananlar olmuştur. Usta
büyücülüğünden dolayı zindana atılmış, işkence edilmiştir. 80 kadar
mektubu, Sihir, Gezegen ve Tılsımlar üzerine yazdığı kitapları
yakılmış, büstleri kırılmıştır.
Büyük Konstantin'ın IS 325 yılında İznik’te topladığı Konsil'de
Hıristiyanlığın devlet dini olmasından sonra Apollonius, ortaçağda
kiliselerin aldığı bağnaz kararlar sonucunda uzun sure unutulmuştur.
Oysa asil amacı insanları aydınlatmak, onlara doğru yolu göstermek,
sevgi ve kardeşlikte birleştirmek, onları bu yolda eğitmekti.
Araplar onu hiç unutmamışlar, mucize yaratan insan olarak takdir
etmişler, ona Balinus diyerek Bahailik'in babası saymışlardır.
O, Anadolu'da Tarsus'ta öğrenim gördüğü yıllarda parlamış, Antakya
ve Urba’da kalmış, sonra Rodos, Suriye, Misir, Babil, Keşmir, Atina,
Roma'da bulunmuştur. Babil, Avrupa, Afrika, İran’dan Hindistan'a dek
birçok yerleri gezmiş, yabancı diller bildiği için oralardaki
insanların dinlerini incelemiş, onlara kendi düşüncelerini
aktarmıştır. Her şeyden önce onlardan temiz olmalarını istemiş, her
yerde sevgi, saygı görmüştür.
O, vejetaryen olarak ot ve bal yemiş, yüz yıl kadar yaşamıştır.
Efes'te ölmüştür. Sonradan birçok büst ve heykelleri yapılmıştır.
Onunla ilgili Fransa'da, Almanya'da, İtalya’da, İngiltere’de,
Amerika'da, Yunanistan, Hollanda ve Finlandiya'da toplam 150'ye
yakın kitap yazılmış, İlkeleri, kuralları, görüş ve düşünceleri
irdelenmiş, İncil’le karşılaştırılmıştır.
Hayranlarından İmparator Septimus Severus onun için bir mabet
yaptırmış, eşi İmparatoriçe Julia da onun yaşam oyküsunü anlatan bir
kitap yazmıştır.
Venedik Üniversitesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Asim TamşTanış
Roma kaynaklarından öğrendiğine göre "Tyana, filozof Apollonius'la
tanınmıştır" demektedir.
2000 yıl önce Apollonius bizim topraklarda yetişmiş, tüm insanların
sevgi ve kardeşlikte birleşmelerini İlke edinmiş, tanrının özgün
niteliklerini özümsemiş, dünyaca tanınan ovünç duyduğumuz gök
değerli bir bilgin, bir dahidir.
Sarol Teber 'Melankoli' adlı yapıtında, ikinci yüzyılın ilk
yarısında yaşayan Kapadokyalı filozof hekim Aretaus'tan bahsetmiştir.
Yaşam öyküsü üzerine yazık ki pek fazla bir şey bilinmemesine karşın
onun çağının en hümanist hekimi olduğuna değinmiştir. Özellikle
melankoli üzerindeki tanılarını anlatmış, bu konuda "sevgi-aşk
nedeniyle ortaya çıkan melankolik durumları anlatan İlk hekim"
olduğunu yazmiştir. Aretaus, melankolik olanlara "hiçbir şeyi zorla
yaptırmaya çalışmamak gerekir" demiştir. Onlara hafif yemekler
yemesi, şarap içmemesi, bağırsaklarını boşaltması gibi önlemleri
salık vermiştir. Kapadokyalı Aretaus'a göre, "sevgi ve cinsel ilişki
sağaltımda unutulmaması gereken önemli noktadır. Bu tür hastalarda
öfke, hüzün, çökkünlük, uykusuzluk, korku, boşluk
duygusu, ikinci aşamada aşırı heyecan, aşırı hareketlilik,
insanlardan kaçma, intihar etme gibi bedensel ve ruhsal olarak
görülen belirtiler için psikoterapi önemlidir."
Kapadokyalı Aretaus'un yapıtları Latinciye çevrilip yaygınlaşmış,
adı unutulmayanların arasına girmiştir.
"Niğde Tarihi" yazan Albert Gabriel'in anlattığına göre, IS. 2.
yüzyılda gelişen Tyana bölgesinde Jüpiter Mabedi'nin bulunduğu yere
yakın olan iki küçük göl bulunmaktadır: Dipsiz ve Kaynarca gölleri.
İmparator Traianus'un (98-117) zamanı Roma İmparatorluğunun altın
çağı sayılmaktadır. Doğuda Ermenistan Devleti Ka padokya'ya
bağlanmıştır. Kilikya'da ölen bu imparatordan sonra akrabası
Hadrianus (117-138) imparator olmuştur. Anadolu'ya eşi Sabrina ile
iki kez geziye çıkan, her iki gezide de Tuana'ya uğrayan
Hadrianus'un yönetiminde Kapadokya'da tarıma ve hayvancılığa önem
verilmiştir. Adalet, vergi toplama işleri, pos¬ta örgütü ve askersel
durum düzene girmiştir. Onun zamanında Hierapolis (Pamukkale) ve
Babadağ'ın güneyinde Aphrodisias gibi Tuana'yı da görkemli anıtlar
süslemiştir. Bunlar arasında "Köşk", kenarları süslü 60x90 cm.
dikdörtgen blok taşlardan örülen 62x20 m. çapındaki havuz, üzerinde
su olukları bulunan 150 m. uzunluğundaki kemerler, Hadrian hamamı,
gymnasion, mabet, kentin iki-üç kapılı surları ilk akla gelenlerdir.
İS 2. yüzyıldan sonra Tuana'da Kral Hadrianus'tan başka nice krallar,
nice büyük komutanlar gelip geçmiştir: Sasani Şahpur'la savaşan,
Kapadokya'yı yağmalayan Goth sürülerini bu¬radan sürüp atan
İmparator Valerianus, 75 yaşında Tuana'da ölen Tacitus, Mısır'dan
sonra Kapadokya'ya giren Zenebia gibi...
İS. 267'de Roma İmparatoru Aureliano, Suriye'deki Palmira kralı
Zenobia'dan Tuana'yı aldıktan sonra Apollonius için bir mabet
yaptırmıştır. Karısı da onun hakkında bir kitap yazmıştır. (Bu bilgi
yukarıda Apollonius tanıtılırken şu şekilde verilmiştir: İmparator
Septimus Severus ve eşi Julia...)
İS 2 - 3. yüzyıllarda tarihçiler, Tuana'nın lojistik yönden
donatılmış, kültürel ve tecimsel alanda çok gelişmiş olduğunu
bildirmişlerdir.
Şarl Texier'in anlattığına göre, uzun süre Romalıların yöne¬timinde
kalan Tuana güzel kentlerin arasında yer almıştır. Han¬ları,
hamamları, aşevleri, çiçekli yollarıyla bayındır durumdadır.
Kemerhisar'ın şimdiki Han Mahallesi'nde o zamanlar devlet daireleri
bulunmaktadır. Sur içine alman kente 4 kapıdan giril¬mektedir. Giriş
kapısı üzerinde taştan su içen iki tavus kuşunun resmi vardır.
Köşk'teki Jüpiter için yapılmış ünlü mabedin altından kaynayan
kutsal su Tuana 'nın can damarıdır. Bu suyu Roma İmparatorluğunu
yöneten krallardan Pampulus, Trayanus ve Hadriyanus kemerlerin
üzerindeki oluklardan akıtarak 2 km. uzaktan Tyana'ya getirmişler ve
rivayete göre yağmur gibi yağ¬dırarak tanrılık iddiasında
bulunmuşlardır.
Bu üç imparator Köşk Pınar'ın yakınma bir köşk, 20x62 m.
genişliğinde dikdörtgen bir havuz yaptırmışlar; buradan çıkan suyun
bir bölümünü Saray Camii'nin 200 m. aşağısından baş¬layan, temeli
dört m. derinlikte, sarımsı, sert ve büyük trakit taşlardan yapılan
oluklu kemerler üzerinden akıtarak Tyana'ya ulaştırmışlardır. Bu
suyun akışından hesap çıkaran Alman Arkeolok Dietrich Berges, o
zamanlar kentte 30 bin nüfusun yaşadığını, suyun temizlikte,
mabetlerde, han ve hamamlarda, tarım alanlarında kullanıldığını
bildirmiştir.
Şimdi o kemerlerden zamana direnerek ayakta kalanlar Kemerhisar
Beldesi'ni Bahçeli Beldesi'nin Saray Mahallesi'ne bağlayan yol
üzerindedir.
Köşk Havuz'dan ele geçen, üzerinde kartal resmi olan taşlar, su
perilerine ait alınlıklar, altın yüzük ve 1936 yılında yapılan
kazıda ele geçen altın yılan... Niğde Müzesi'ndedir. O devirlerle
ilgili elden ele geçmiş başka değerli belgeler kimbilir şimdi
kim¬lerin elindedir? Nerelerde saklanmaktadır?
Sonuç olarak Romalılar zamanında varsıl bir kent olarak tanınan
Tuana - Tyana'da özel sikke bastırılmıştır. Kültürde olsun, tarımda,
hayvancılıkta olsun kent çok ileri gitmiştir. Nüfusu hızla artmıştır.
Emen Ovasında yüz kadar köy, kasaba kurulmuştur. Her yıl şarap
tanrısı Dionysios adına bağ bozu¬munda (tiyatro - komedi türü)
eğlencelerin yapılması gelenek haline gelmiştir
Kemerlerin yanından Köşk'teki tapmağa giden yolun kenarrındaki
çiçeklerle süslü, bahçeli evlerde rahip ve rahibeler ya¬şamışlardır.
Çiftçilik ve bağcılık yapılan alanlar genişletilmiştir. Tuana-Tyana
üretimi yapılan ekşi şarabıyla da ününü duyur¬muştur. Demir ve tunç
işçiliğinde çalışan ustaların yaptıkları çanlar, kazmalar, balta ve
testereler her yerde aranır olmuştur. Düzenlenen tören ve şenlikleri
uzak yerlerden gelen pek çok insan izlemiştir.
Tarihçi Ramsay ile Avram Galanti'nin yazdıklarına bakılır¬sa o
zamanlar Jüpiter tapmağının bulunduğu Köşk'e 30 - 40 km. uzaktan,
kanalla ayrı bir su getirilmiştir. Niğde'nin doğusunda Eski Gümüş
Beldesi'nin üzerindeki Dumlu denilen yerden çıkan bu su, İtulutmaz
dağının etekleriyle Humam'dan (Göbeklidağ) ve Sazalca köyünün
kuzeyinden geçirilip Niğde'ye 16 km. uzak¬lıktaki meşhur Roma
Köşk'ten çıkan suya karıştırılmıştır. (Bu suyun aslı, 1930'larda
benim gördüğümde Toroslardaki Dumlu yaylasında, tabanı kum olan,
mağara gibi karanlık bir kaya kovuğundan kaynayarak çıkmaktaydı. Buz
gibi soğuk olan su, başlangıçta kargın durumda 15 - 20 m. güneye
doğru gittikten sonra kıvrılıp bir çağlayan halinde kendi açtığı
kanaldan hızla Niğde'nin Eski Gümüş köyüne doğru akmaktaydı).
Köşk Pınar'a karışan bu suya ait şöyle bir rivayet vardır: Çobanın
biri Dumlu'dan çıkan suya kavalını düşürmüş, bir gün sonra bakmışlar
ki ne görsünler? Aynı kaval Köşk'ün suyundan çıkmıştır...
İS III. yüzyılda Kral Caracalla (Karakalla) döneminde Gü¬ney
Kapadokya Roma'nın bir eyaleti olarak doğrudan doğruya Roma
Senatosu'na bağlanmıştır. Her yerde halka eşitlik sağlan¬mıştır. (Bunu,
Ferudun Fazıl Tülbentçi Vatan Gazetesinin Niğde ilavesinde yazmıştır.)
Bilge Umar da ilkçağda Türkiye Halkı adlı yapıtında Caracalla'nın
kan dökücü, dengesiz, hasta biri ol¬duğunu, askerlerden biri
tarafından öldürüldüğünü, Tuana'nın il olarak İsa'nın doğumundan 17
yıl önce İmparator Ogüst za¬manında, Roma'ya bağlandığını
bildirmiştir (s. 530).
İS 3. yüzyılda Kral Trayanus ve Hadriyanus döneminden sonra da
Anadolu'da Hıristiyanlığın yayılması kimi zaman artıp hızlanmış,
kimi zaman yavaşlamıştır. Bazı imparatorlar hoşgö¬rülü davranmış,
bazıları sert; kimileri de Hıristiyan olmayanları işkence ederek
öldürtmüştür. En amansız davranan İmparator Teodosius olmuştur. Onun
zamanında ilk tapmaklar yıkılıp ha¬rap edilmiştir.
Başlangıçta bölgede Hıristiyanlara karşı sıkı bir koğuşturma
başlatılmıştır. Putperestlerin de yardımlarıyla Anadolu'da
Hı¬ristiyanlık yasaklanmıştır. Hıristiyanlar arasında yeniden
put¬perestliğe dönenler görülmüşse de kimi Hıristiyanlar kurtuluşu
yeraltı kentlerine saklanmakta bulmuşlardır. Tek ya da gruplar
halinde inzivada çilekeş yaşantıyı seçenler olmuştur.
İS 303 - 311 yılları arasında da puta tapanların sert işken¬celerine
katlanamayan Hıristiyanlar, ilk zamanlarda olduğu gibi, Tuana
bölgesinde İftiyan ve Salmanlı'daki mağaralara, kaya kovuklarına,
Peldaacı'nda yaptıkları yeraltı tünellerine, Derinkuyu ve
Kavlaktepe'deki ustaca oyulan yeraltı kentlerine sığınmışlardır.
Yeraltı kentlerinin 13 kat altında ısı yaz-kış de¬ğişmeden, akustik
düzen ve havalandırma sisteminin mükem¬mel çalıştığı anlaşılmıştır.
İS 313 yılında bu durum İmparator Konstantin (Costantinus)
tarafından yayınlanan bir fermanla (Milano Fermanı) değişmiştir:
İnsanlara anayasal haklar verilmiş, Hıristiyanlara ve Putperestlere,
çok tanrılı dinlere özgürlük tanınmıştır. Bu hoşgörüyle ülkede
eşitlik, birliktelik sağlanmıştır. İmparator dinlerin özellikle
Hıristiyanlığın koruyucusu olduğu sürece Kapadokya bölgesinin din
işleri Tyana'daki başpiskopos tarafından yönetilmiştir. Rahipler
örgütü insanların tek tanrı inancında birleşmelerine çaba
göstermişlerdir.
İS 330 yılında (Mayıs Ayının 11. günü) Roma İmparatoru Konstantin
zamanında İstanbul'a Yeni Roma adı verilmiş, fakat daha sonraları bu
adın yerini Konstantin Stin-polis almıştır. İstanbul adı bu
sözcükten gelmektedir.
İS 4. yüzyılda İmparator Valens (364 - 375) imparatorlukta hoşgörü
ilkesini uygulamıştır. Başka bir kaynağa göre, Roma İmparatoru zalim
Valens döneminde Kapadokya ikiye bölün¬müştür. Başkent Tyana
metropolitlik durumunu sürdürmüştür.
Bizans Donemi (395-1453)
İS 395'te İmparator Jüliyen'den sonra Teodisius zamanında Roma
İmparatorluğu "Doğu Roma" ve "Batı Roma" olarak ikiye ayrılmış, Batı
Roma'ya Teodisius'un oğlu Honoriyos, Doğu Roma'ya da diğer oğlu
Arkadyus sahip olmuştur. Büyük Konstantin ve Kral Jüstinyen (527 -
565) devirlerinde İstanbul askeri yönden, din ve bayındırlık
yönünden en parlak zamanını yaşamıştır.
Bundan sonra Tuana kent olarak Tyana adını almıştır ve toplantıların
yapıldığı dini merkez olmuştur. İki yüz yıllık sürede Kapadokya
bölgesinde başta Tyana yöresi olmak üzere Hıristiyanlığın gelişmeye
başladığı görülmüştür.
İS 395'te Roma İmparatorluğu ikiye bölündükten sonraki dönemde, Şarl
Texier "Küçük Asya" adlı yapıtında, Toros Kapadokyası'nın kuzeye
doğru giden Semiramis Yolu'nun başkent Tuana'dan geçtiğini, çok
işlek bir yol olduğunu yazmıştır. Dini Rahip Antimos'un burayı
yönettiği sırada Horasan, Türkistan ve Hazer kıyılarından gelen
Türklerin Bizanslılarla çarpıştıkla¬rını, galip gelerek Kapadokya'yı,
Konya'yı, Herakle'yi (Ereğli), güneyde Kilikya'yı aldıklarını
belirtmiştir.
İS 4. yüzyılın sonlarında da Tuana - Tyana'da başlayan gelişme,
kültür, tarım, hayvancılık, yol ve ticaret yönünden en yüksek düzeye
çıkmıştır. Nüfusta hızlı artış görülmüştür. (Yuka¬rıda belirtildiği
gibi Tuana 'nın Omun (Emen) ovasına yüz kadar köy ve kasaba
kurulmuştur).
Tyana'nın Pompei örneği bir kent durumuna gelmesi için i
çalışılmıştır.
Tuana ile yakın ilişkisi olan Kral Yolu üzerinde bulunan
Faustinapolis'e (Başmakçı köyü) o zamanlar "Halala" deniyormuş.
İmparatoriçe Faustina yolculuk sırasında burada ölmüş¬tür.
Helenlerin zamanında ünlü hatip Çiçeron'un Faustina'da valilik
yaptığı söylenmektedir.
İS 437'de Attila Hun İmparatoru olduktan dört yıl sonra tüm
Avrupa'ya hakim bir duruma gelmiştir. Roma Attila'nın karşısına
çıkmaya cesaret edememiş, Papa Leon'u ona ricacı olarak göndermiştir.
İS 610 yılında Bizans ordusu yenilmiş, Anadolu Sasani ve Perslerin (İran)
eline geçmiştir. Bizanslılar Sasaniler'in zaptet¬tikleri yerleri
ancak 620 yılında geri alabilmişlerdir.
İS 640 yılında (Bazı kaynaklarda 647 olduğu yazılıdır). Tuana
bölgesini İslamlaştırmak için yüksekliği 1200 m. olan "Gülek
Boğazı"ndan gelen Arap akınları başlamıştır. Bu akın¬lar 10. asrın
başlarına dek sürmüştür. Bizans yönetimindeki Güney Kapadokya'ya
Araplar dokuz kez hücum etmişlerdir. Bizanslılar savunmak amacı ile
usta bir teknoloji kullanarak kaleler, gözetleme tepeleri, kumpetler,
ateşle haberleşme kule¬leri, hisarlar, yer altı kentleri ve
istihkamlar, mağara ve tabyalar yaptırmışlardır. Hasan Dağında
yakılan ateş Tuzgölü'nden ve Sivrihisar tepelerinden görülmekte,
haberleşme Eskişehir üzerinden İstanbul'a ulaşmaktaymış.
Muaviye devrinde, Bizanslılardan başkent İstanbul'u almak isteyen
Arap güçleri kenti kuşatmış olmalarına karşın (669) surları
aşamamışlardır.
706 yılında Arap komutanı Mesleme (Halifenin kardeşi) önce Lülve
kalesini, ardından Tuana bölgesinde Tyana'yı kuşa¬tarak sonunda ele
geçirmiş; ama çok geçmeden Bizanslılar geri almışlardır. Bu arada el
değiştiren Tyana'ya Araplar bir cami yaptırmışlardır.
710 yılında Halife Velit (Başka kaynaklarda 717 ve 755 yılında)
Tyana'yı ani bir hücumla teslim almış, yağmalamış ve geri dönmüştür.
Bundan sonra Bizanslılar İslamlara karşı sınırlarını korumak için
Tuana bölgesine Bulgar Türklerini yerleştirmişlerdir.
810 yılında (Bu tarih, Niğde Yülığı'nda 806, Niğde Üniversitesi'nde
öğretim üyesi Faruk Yılmaz'ın "Niğde Tarihi" adlı yapıtında 797
yazılıdır). Abbasi halifesi Harun Reşit, 300 bin kişilik orduyla
Anadolu'ya girmiştir. Önce Ereğli'yi almış; sonra eline geçirdiği
tutsaklarla Tyana 'ya girmiştir. Getirilen tutsaklar arasında kralın
oğlunun nişanlısı da vardır. Kral Ha¬run Reşit’e armağanlar
göndererek kızı geri vermesini istemiş, aralarında anlaşma
yapılmıştır: Kızın yerine Akabe'yi vermeleri koşulu ile kız geri
gönderilmiştir.
Harun Reşit Tyana'yı bayındırlaştırmak için hayli çalış¬mıştır:
Konaklama yerleri yaptırmıştır. Bir de cami yapılmasını emretmiştir.
Önce Kapadokya'da askeri güçlerin komutanı iken sonra Kraliçe
Teafonu ile evlenerek İmparator olan Nikefaros'la anlaşma yapıp
Anadolu'dan ayrılmıştır. Bizans imparatoru Bul¬garlar, Ruslarla
savaştıktan sonra Araplarla yaptıkları anlaşma¬yı bozmuş, Tyana'yı
geri almıştır. Nikeforos'un güzel eşi Kra¬liçe Teafonu ise sarayda
imparatora her istediğini yaptırmasına karşın türlü oyunlar
çevirerek aşkı uğruna sevmediği imparator Nikefaros'u öldürtmüştür.
830 yılında bu duruma kızan Halife Me'mun komutanı Yahya bin
Aksem'in emrine büyük askeri güç vererek Tyana'ya göndermiş, kenti
yakıp yıkmalarını istemiştir. Anlaşmak için elindeki 500 tutsağı
vereceğini söyleyen Bizans imparatorunun isteğine karşı Halife,
Tyana ve Ereğli yöresindeki Rumların buralardan çıkarılması şartını
koşmuştur. Anlaşamayınca ko¬mutanı Yahya bin Aksem'i vekil bırakmış,
bölgeyi sıkı denetim altında tutmasını tembih etmiştir. Ama çok
geçmeden Bizans imparatoru ile Halife arasında Lülve'de (Ulukışla'nın
Çanakçı köyündeki kale) savaş başlamıştır. Halife'nin güçleri Lülve
Kalesi'ni alınca İmparator Teofılos'un barış önerisini yine kabul
etmemiş, Tyana'ya yönetici olarak oğlu Abbas'ı göndermiştir.
Tyana'da yönetimi ele alan Abbas Filistin, Bağdat, Mısır ve
Elcezire'den ustalar ve işçiler getirtmiş; daha önce yapılmış
yerlerde büyük çapta onarım başlatmıştır. Usta ve işçi sesleriyle
yankılanan Tyana 'da 4 kapılı surların üzerine hisarlar kondu¬rulmuş;
bir de cami yaptırılmıştır.
Halife Me'mun Tyana 'da son durumu gördükten sonra Ara¬bistan'a
dönerken kardeşi Mu'tesim'le Toroslardaki Şeker Pınarı'nda mola
vererek eğleşmiştir. Ayaklarını dinlendirmek için soğuk suya
sarkıtmıştır. Canı taze meyve istemiş, postacısı ha¬zırda olan iki
sele (sepet) taze hurmayı getirmiştir. Halife suyun içinde soğutulan
hurmadan kardeşiyle birlikte çokça yemiş, üze¬rine buz gibi sudan
kana kana içmiştir. Ama az sonra rahatsız¬lanmış, ateşi yükselmiş,
felç olup ölmüştür. Cenazesi Kilikia'nın başkenti Tarsus'a getirilip
Hakman'ın evine gömülmüştür.
Bu olay, Müneccimbaşı çevirisi 2. cilt, 127. sayfada şu biçim¬de
anlatılmıştır: Halife Me'mun oğlu Abbas'la yakılıp yıkılan Tyana'yı
uzaklardan getirtilen işçi ve ustalara onartırken hasta¬lanarak
ölmüştür. Ölüsü Tarsus'a getirilmiştir. Yönetimi eline alan Mu'tesim
çalışmak için Tyana 'da bulunan 6 bin işçiyi ve ustaları geldikleri
yere göndermiştir. Her şeyin bırakılmasını, orada bulunan silahların
yok edilmesini emretmiş, askeri üs olarak donatılmaya başlanan
Tyana'yı yüzüstü bırakarak Bağ¬dat'a dönmüştür.
838'de Halife Mu'tesinm'in komutanı Afşin, ordusuyla Tya¬na 'ya
kadar gelip yağmaladıktan sonra geri çekilmiştir.
863 yılında Bizanslıların koruduğu Tyana'ya Arap Komu¬tanı Ömer (bir
başka kaynakta Muntasır) saldırmıştır. Kentin uzun süre Arap
hakimiyetinde kalmadığını bilen komutan kızıp öfkelenmiş burayı
yerle bir etmiş, binlerce tutsak almıştır. Savaş kazançlarıyla
dönerken Bizans komutanı Patronas'a yenilerek öldürülmüştür.
Ömer'den öcünü alan Bizans komutanı kentin durumunu düzeltmeye
çalışmıştır.
931 yılında son kez bir daha Arap baskınına uğramış Tyana. Bu sefer
Bizanslılardan yardım gelmeyince halk saldırıya kendi gücüyle karşı
koymuş, düşmanı Toroslara dek kovalamıştır.
Bundan sonra Tyana 'ya pek sahip çıkan olmamıştır.
Araplarla yapılan savaşlardan epeyce etkilenen, kaderine terkedilen
Güney Kapadokya'nın başkenti Tyana ve çevresi bir türlü eski parlak
günlerine geri dönememiştir.
Albert Gabriel'in Almanca bir kaynaktan aktardığına göre, 10.
yüzyılda "Bir harabeye çevrilen ve Hıristiyan nüfusu boşaltılan
Tyana'nm yerine Bor ve Niğde şehirleri geçmiştir."
Tyana Bizanslıların askersel yönden önemli kenti olsa da bayındır
duruma getirecek yöneticilerden yoksun kalmıştır.
10. ve 11. yüzyılda Arap saldırıları bittikten sonra Bizans¬lılar
sınırlarını yukarı Fırat'a kadar genişletmişlerdir. Yüz yılı geçkin
sakin, istikrarlı zaman içinde Niğde'nin kuzeyindeki freskli kaya
kiliselerinin yapımını gerçekleştirmişlerdir.
Özellikle Nevşehir Göreme'deki, Aksaray Ihlara Vadisi'ndeki oyma ve
kaya kiliseler Bizanslıların dinsel öğreticilik alanında ve resim
sanatında ne kadar ileri durumda oldukları¬nın belgeleridir. Bunlar
o dönemin görkemli anıtları olarak bu¬gün de değerlerini
yitirmemişlerdir. Niğde'ye yakın Gümüşler Beldesi Örenyeri
Manastır'ında bulunan "Gülümseyen Meryem ve İsa" Bizans sanat
tekniğinin övülesi, eşsiz yapıtları arasında sayılmaktadır.
1369 yılma gelindiğinde Tyana'da ne kilise ne de kiliseye gidenler
vardır... Artık, 2300 yıl, tarihte en uzun süre önemli kent, başkent
olmuş ünlü Tuana - Tyana 'nın yerini tarihçi A. Gabriel'in yazdığı
gibi gerçekten Niğde ve Bor almıştır.
Ahmed Refik'in "Bizans Imparatoriçeleri" adlı yapıtında anlattığı
gibi 6. yüzyılda Kraliçe Teodora ile başlayıp 11. yüzyıla değin
süren eşsiz güzellikteki kraliçeler (Atenayis, İren, Dindar Teodora,
Teafonu, Zui ve Anna Komnenos) Bizans İmparatorlarını kendilerine
bağlamışlar, aşk- meşkle yapmadıklarını bırakmamışlar, zevk içinde
paralar harcayarak Bizans İmparatorluğu'nun zayıflamasına neden
olmuşlardır.
Niğde Milletvekili İbrahim Refik Soyer, (Niğde gazetesi'nin 1949'da
yayınlanan 1107 - 1112 sayılarında), Ömer Rıza Doğ¬rul'un
Ebülferec'te Tyana kentinin Adana olarak gösterildiğini bildiren
yazısı üzerine ve Şemsettin Sami'nin de Kamusülalam adlı yapıtında
aynı yanlışı yinelediğinden bahisle, bunlara yanıt olarak kaleme
aldığı 10 sütunluk yazıda, Tyana ile ilgili önemli bilgiler
vermiştir: Yazar, TBMM kitaplığında özellikle Arap kaynaklarından
yararlanarak Rambod ve ardıllarının Roma İmparatorluğu dönemlerinde
İmparator Valens'in Kapadokya'yı kuzey, güney olarak ikiye
ayırdığını, kuzeyin başkentinin Kayseri, güneydekinin ise Niğde
yakınındaki Tyana olduğunu, Papa Antimos'un burayı yönettiğini
bildirmiştir. Bor - Bahçeli'deki Köşk'te bulunan Pampülüs'ün ünlü
köşkünden, eni 23, boyu 66 m. saçaklı mermerlerden yapılmış havuzdan
söz etmiş¬tir. I. Refik Soyer araştırmalarında Bizanslılardan önce
buraya Tuana adının Kral Taos tarafından verildiğini belirtmiştir.
(Bu konuyla ilgili bazı bilgiler yukarıda Roma İmparatorlarından söz
edilirken verilmiştir).
Albay Lek "Asya'da Seyahat" adlı eserinde, Kilisehisar ve
İftiyankos'u anlatırken Kemerhisar'da su kemerlerinin kavak ağaçları
arasından ufka yükseldiğine, bu kemerleri Pampü¬lüs'ün köşkünden
çıkan suyu kente akıtmak için yaptırdığına değinmiştir. Daha Sonra
Semiramis Yolu'nun yeşilinin bu su sayesinde korunduğunu, al yanaklı
elmaların bahçelerde bu su ile yetiştirildiğini yazmıştır. (7)
1937 yılında Konya dergisinin 6. sayısında Naci Fikret Baş-tak Tyana
ile ilgili yazısında, Andaval'da ve Bor'da bulunan insan
kabartmalarının Tyana 'dan götürüldüğünü, bunlar ara¬sında Kral
Midas'a ait bir kabartmanın da bulunduğundan söz ederek (Yukarıda
Tyana'ya Arap akınlarını anlatırken bizim de değindiğimiz gibi)
yazısını şöyle sürdürmüştür:
"Taberi ve Ebülfida'ya göre, Hicretin 188 yılında Harun Reşit büyük
bir orduyla Rumların elinden Tyana ve Herakle'yi almıştır, Tyana 'nın
yönetimini Akabe'ye bırakmış, ama çok geç¬meden Romalılar Adana'ya
kadar olan yerleri ele geçirmişlerdir. Ardından Me'mun gelerek
buraları yeniden almıştır. Uzaklar¬dan getirttiği ustalara ve
işçilere dört kapılı hisarın onarımını yaptırırken ani ölümü üzerine
yerine geçen Mu'tesim işleri ya¬rım bıraktırmış, hatta yapılmış
olanları yıktırmıştır."
1970 yılında Niğde'de yayınlanan Hamle gazetesinin 4456 sayısında, "Kültür
Şehri Niğde" adlı yazıda, 6. yüzyılda önce Sasaniler, sonra da Arap
akıncılarının hedefi olan Tyana 'nın zaman zaman yıkılmış olmasına
karşın onarılsa bile Selçuklu döneminde önemini kaybettiği
yazılmıştır. Bu yazıda ayrıca Selçukluların yaptırdıkları Ağzıkara
Han'la Osmanlı dönemin¬de Öküz Mehmet Paşa olarak bilinen vezirin
Ulukışla'da yaptır¬dığı, son yıllarda ofis ve cezaevi olarak
kullanılan Kervansaray hakkında bilgiler verilmiştir.
Selcuklu ve Osmanli Doneminde Tuana - Tyana
Yukarıda belirtildiği gibi Güney Kapadokya'nm başkenti Tyana'yı
Araplar son kez 931 yılında ele geçirip Hıristiyanla-ra kalmasın
diye yıkıp yağmalamışlar. Canı yanan halk kendi gücüyle düşmanı
Toroslara kadar kovalamıştır. Bu durumdan sonra Bizanslıların
eskiden olduğu gibi Tyana ile ilgilenme¬dikleri görülmüştür; eski
başkent sönükleşmiş, kendi kaderine terk edilmiştir. Eski
dönemlerdeki parlak günlerini düşleyerek derin uykuya dalmıştır.
Bülent Yüksel'in ağıt tarzında söylediği Tuana şarkısında olduğu
gibi, "Uyan da gel Tuana yüreğim kan ağlıyor, Uyan da gel, Ah,
hieyyii..."
Tarihin akışı içinde, ilk dönemlerde çok önemli olan yerlerin bir
başka dönemde önemlerini kaybettikleri, onların yerlerine diğer
yerlerin önem kazandıkları bilinmektedir. Eski Tuana -Tyana'mn
yerine de Niğde ve Bor gelişip önem kazanmıştır.
1071'de Türkler Bizanslılarla Malazgirt'te yaptıkları savaşı
kazandıktan sonra Anadolu'da ilerlemişlerdir.
1075'te Selçuklu Devleti kurulmuştur. 1166 yılında Daniş-mentli Emir
Gazi Niğde ve Tuana çevresini almıştır.
Selçuklular döneminde Niğde önem kazanmış, burada bugünlere dek
ayakta kalan değerli anıt eserler yapılmıştır:
1. Alaeddin Keykubat zamanında Niğde Valisi Zeyneddin Beşare
(1219-1237) Alaeddin Camii'ni, İlhanlılar zamanında Niğde
dirliğinden sorumlu, tarihimizde ilk kadın Vali Hüdavent Hatun (312)
Hüdavent Hatun Türbesi'ni, Niğde Emiri Sungur Ağa (1335) Sungur
Camiini, Karamanoğulları zamanında Ala¬eddin oğlu Ali Bey (1409)
Akmedrese'yi yaptırmıştır.
1243 yılında Kösedağ Savaşında Selçuklular yenilince Hu-lagu Han
İlhanlı İmparatorluğunu kurmuştur. Kardeşi Argun Hanla evlenen 4.
Kılıç Aslan'ın bilgin kızı Hüdavent Hatun sa¬rayda üvey oğlu Gazan
Mahmut Han'a İslam dininin esaslarını öğretmiştir.
1295'te tahta çıkan Gazan Mahmut Han Hüdavent Hatun'u 1312'de
Niğde'ye yönetici (tarihimizde ilk kadın vali) atamıştır. 13 Nisan
1330'da ölen Hüdavent Hatun'un mezarı bir anıt yapıt olan kendi
yaptırdığı türbededir.
Niğde ve yöresine 1336'da Eretna Beyliği, 1357'de Kara¬manoğulları,
1471'den sonra da 532 yıl Osmanlılar egemen olmuşlardır.
1649 yılında Evliya Çelebi Bor'da bir süre konaklamıştır. Onun
verdiği bilgiye göre, Bor ve eski başkent Tuana - Tyana İzzettin
Mesut tarafından alın¬mıştır. Selçukluların duraklama devrinde
buralar Moğollarla Sel¬çuklular arasındaki kargaşaya sahne olmuştur.
Bir süre Eretna beylerinin yönetiminde kalmış olan Niğde ve çevresi
daha Sonra Karamanoğlu İbrahim Bey'in yönetimine geçmiştir. En
sonunda Yıldırım Beyazıt burayı Osmanlı ülkesine katmıştır.
Bor'un 13 köyü vardır. Bahçeli, Kemerhisar (eski başkent Tuana-
Tyana) bunlar arasındadır. Yıllar önce Bor'da kaldığı süre içinde
Evliya Çelebi izlenimlerini, "Bor'un havası ve suyu hoştur. Halk
gayet dürüst, ayan ve eşraf sevimli kimselerdir. Bağ ve bahçelerinde
mesire yerleri çoktur. Çevresinde (Bahçeli - Kemerhisar) çeşit çeşit
meyve ve sulu üzümlerinin yanı sıra "kişniş"denilen üzüm cinsi de
meşhurdur. " diye yazmıştır.
Başlangıçta önemli kentler arasında gözde olan Tuana ve Tyana
Osmanlılar zamanında da sönük kalmıştır. Onun yerine Niğde, Aksaray,
Kayseri, Konya baymdırlaşmıştır. Artık Anadolu üzerinden Avrupa'ya
tek geçit olarak bilinen Gülek Boğazı, Çiftehan, Elmalı Vadisi'ni
takip ederek Başmakçı, Toraman, Eminlik üzerinden Tuana'ya ulaşan
tarihi İpek Yolu'na değil, Konya - Aksaray üzerinden Nevşehir -
Kayseri'ye giden yola önem verilmiştir. Bu yol boyunca konaklama
yerleri (hanlar) yaptırılmıştır.
1410'da Alaettin Ali Bey zamanında, Bor'da Sultan Alaettin Camii'nin
yaptırıldığı yıllarda, eskiden yapılmış kiliselere ve burada yaşayan
Hıristiyanlara dokunulmadığı görülmüştür. Ancak bazı kasaba ve
köylere (eski başkent Tuana dahil) dağlardaki göçerlerden Oğuz, Kayı,
Kınık, Bayat, Bektik, Eymir, Saltuk, Avşar ve Türkmenler
yerleştirilmiş, bunların yerleşik düzene geçmeleri sağlanmıştır.
1471 II. Bayezıt döneminde Bor ve Tuana Niğde'ye bağlı birer belde
olarak kalmışlardır. Ancak Sokullu Mehmet Paşa 1584'te Bor'da cami
ve bedesten yaptırdıktan sonra Bor ilçe olarak Niğde'ye
bağlanmıştır. (Bor'la ilgili daha geniş bilgi, H. Emin ATLI'nın
"Geçmişten Günümüze Bor" adlı yapıtında bulunmaktadır).
Tuana’da son donemler
Osmanlılar zamanında eski Tuana'mn yerine kurulmuş olan Bağçalı
(Diravun, Kergah) ile Kilisehisar Niğde, Bor'la bir¬likte Konya
iline bağlanmıştır. O dönemde bu köyler bir asker alınırken, bir
padişah hesabına barut yapmakta kullanılan gü-herçile çıkartılırken,
bir de ağnam ve aşar vergileri toplanırken anımsanmıştır.
Katip Çelebi (Hacı Kalfa) "Cihannüma" adlı yapıtının 617.
sayfasında: "Bu Kilisehisar Bor yanında bir harabe kaledir ki, onda
mermer sütunlar ve büyük taşlardan yapılmış kemerler vardır. Sultan
Alaettin Konya Kalesi'ni yaptırırken buradan taşlar götürtmüştür."
diye yazmıştır.
Romalılardan bugüne 1400 yıl geçtiği halde sarı, ağır, kalker
taşlardan yontularak yapılan kemerlerden bir bölümü zamana direnip
yıkılmamıştır. Ama bugün artık onların çevresinde ne rahip ve
rahibeler için o devirde yapılan barınaklar, ne onların çiçeklerle
süslü bahçeleri ve ne de kemerler boyunca Köşk Havuz üzerindeki
Jüpiter Mabedi'ne uzayıp giden görkemli yoldan eser kalmıştır...
1834 yılında Küçük Asya'ya gelen Texier ise Tuana için şunları
kaydetmiştir:"Tuana kentinin şimdiki halkı, yakın zamanlarda bir Arap ağasının
yönetimi altında toplanmış, tümü Türk ve Türkmenlerdir. Mısır Valisi
Mehmet Ali Paşa'ya düşman olan bu ağa To-roslardan topladığı dağlı
göçerleri getirip Tuana yöresine (Kıla¬vuz, Halaç, Karacaören,
Kaynarca, Diravun, Kergâh, Baravun, Gökbez ve Kilisehisar...)
yerleştirmiştir. Bu durum zamanın hükümetince onaylanmıştır."
Katip Çelebi "Cihannüma" adlı yapıtında (sayfa 678), eski Tuana'ya
yerleşen Türkmen oymaklarıyla ilgili şu bilgiyi vermiştir: "Niğde'ye
üç saat, Çiftehan'm solunda dağ arkasındaki Üçkapılı, bir sümbül,
lale ve çiçek yatağıdır. Türkmenler gelip orada yaylarlar ve orada
bir çeşit tulum peyniri yaparlar, peyniri mağaralarda saklarlar.
Gayet âlâ peynirdir. Bu yaylak üç dağın son köşeleri arasında
bulunan bir sahradır. İşte, bunun içindir ki Üçkapılı derler."
Köşk Havuz'da ilk kazıya kaynayan suyu artırmak için 70 yıl önce
başlanmıştır. Yazık ki Tuana'da ele geçen tarihi kalıntı¬lardan
birçoğunun değeri hiç bilinmemiştir. Bunlardan bazıları Bahçeli ve
Kemerhisar'da ilkokulların bahçelerine atılmış "açık hava müzeleri"
olarak yıllarca buralarda kalmış; bazıları da bulundukları yerlerde
hoyrat eller tarafından talan edilmiştir. Mezarlardan çıkarılan süs
eşyaları ise kimbilir kimlerin ellerin¬de ve hangi yerlerdedir,
bilen yok. Atı alan Üsküdar'ı geçmiş. Toplanması olası değil?
Bugün burada yaşayan insanların çoğu tarımı, hayvancılığı, hatta
elmacılığı bırakmış. Okuyanların çoğu dışarıda, kalanlar¬dan
bazıları da Niğde'ye Bor'a göçmüş, fabrikalarda işçi olarak
yaşamlarını sürdürmektedirler.
Bundan kırk yıl kadar önce, 1960'h yıllarda Köşk'te suyun çıktığı
yere orada bulunan mermerlerden eski ölçülerinde (şimdi balık
üretiminde kullanılan) dikdörtgen bir havuz bir de lokanta
yaptırılmış, Bahçeli Belediyesi'nce işletmecilere kiraya
verilmiştir.
Şarl Texier, Köşk'te, Jüpiter Mabedi'nin çevresinde mezar¬ların
olduğunu yazar. 1925'lerde, benim çocukluk yıllarımda, bu mezarların
yanı başında Köşk'ten ayrı bir su kaynağı vardı. (Bu su 1930'lu
yıllarda içme suyu olarak Kemerhisar'a götürül¬müştür.) Ve yine
orada üstü kubbeli ve kenar duvarları taştan örülmüş, kapı ve
pencereleri açık, bir türbenin bulunduğunu anımsıyorum. Bahçeli'den
(Diravun, Kergâh mahallelerinden) adağı olanlar, pikniğe gelir gibi
Köşk'ün bitişiğinde o türbenin , çevresindeki çayırlığa gelir,
horoz, kuzu, oğlak ne ise adaklarını keser, en az yedi kişi orada
yer, Köşk'ün buz gibi suyundan içer, dinlenir, gün batımmdan önce
evlerine dönerlerdi.
Niğde ve Bor Tarihi'nin yazarı Avram Galanti Köşk'e bir-birbuçuk km.
uzaklıktaki Diravun'un adını Piravun diye yazmış, bu sözcüğün
Yunanca olduğunu bildirmiştir. Oysa Türk dili uzmanlarından Gazi
Eğitim Enstitüsü'nde dilbilgisi öğretmenim Ali Ulvi Elöve'ye Diravun
sözcüğünün anlamını sormuştum; o da, Türkçe olduğunu, "diri ağaç"
anlamına geldi¬ğini, Baravun'un (Havuzlu köyü) ise "sık ağaç"
anlamında bir sözcük olduğunu, Kaşgarlı Mahmud'un "Divan-ı Lugat-it
Türk" adlı yapıtında bu sözcüklerin anlamlarının böyle yazıldığını
söylemiştir.
Köşk'ün tarihi tepesinden eski Diravun'un, Kergâh'm, Kisasar'ın
genel görünümüne bakıyorum: Peldaacı, Adıyaman, İf-tiyan,
Salmanlı'da Arap akıncılarından korkup buralara sığınan
Hıristiyanların durumlarını kafamda canlandırmaya çalışıyo¬rum.
Tıpkı insanlar gibi yerleşim yerlerinin de yaşam öyküleri ve
serüvenlerinin olduğunu düşünüyorum. İlk (Paleolitik, Ne¬olitik,
Kalkolitik) çağlardan bu yana toprak üstünde ve altında saklı kalmış
nice kalıntılara insanlarımız, şu bastığımız taşlar, topraklar,
gökteki ay ve yıldızlar suskun kalmışlardır. Nice yüz¬yılları
koynunda saklayan tek Köşk Höyük'ün yaşlı tepesinden gün ışığına
çıkarılan buluntular, bugün çok şeyleri gözlerimizin önüne
sermiştir. Bunlar Bahçeli Beldesi'nde bulunan tarihsel
varsıllığımızın övünülecek, göğsümüzü kabartacak çok değerli
kanıtları, kalıntıları ve tanıklarıdırlar. Öyle ki Niğde'nin ve
Tit¬ana 'nın tarihini 7-8 bin yıl öncelerden başlatmıştır.
Düne kadar tarlada suyu testide soğutan, kış yaz demeden bağda,
bahçede çalışan, toprakla didişen, kimi zaman emeklerini yele, sele
vermiş buranın insanları eski başkent Tuana 'da bulunan tarihsel
yapıtlara neden sahip çıkmadılar? Kendilerini gün¬lük geçim uğraşına
kaptırmış yanık yüzlü dayıların, emmilerin, anaların, bacıların,
şimdi eski Tuana'da yaşayanların yüzlerine bakıyorum, bulundukları
yerleri anlatan yazıları, yapıtları okuyorum, komşularıyla kültürel
ilişkilerini araştırıyorum: Tarihin derinlerinden gelen seslenişleri
dinlercesine. Türkülerini, nin¬nilerini, ağıtlarını dinliyorum,
yarenliklerinde, sohbetlerinde, söylemlerinde, deyimlerinde,
atasözlerinde, övgü, sövgü, ilenme¬lerinde, törelerinde, gelenek,
göreneklerinde, atalarından süre gelen ne gizler bulunduğunu
anlamaya, anlatmaya çalışıyorum... Nasıl ayıklanır bunlar? Nasıl
anlaşılır ? Kuşkusuz çok zaman geçmiştir, insanlar devir devir, yıl
yıl öylesine değişmişler ki...
Zaman, pek çok şeyleri, üzerine sünger çekerek kaybetmiş, nicelerini
belleklerden silmiştir. İnsanın bu durum üzerinde düşlere dalıp
gitmemesi elinde değil...
Düşünüyorum da bu bölgenin halkı geçmiş yüzyıllarda nice saldırılar,
çarpışmalar yaşamış, sosyo-ekonomik ve tecimsel sorunlarla
karşılaşmışlar, karışmışlar, birbirlerinden etkilenmişler,
değişmişler, sonuçta yine de varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Köşk Höyük'ün bulunduğu yaşlı tepe, nice insanların yaşantılarını,
ne çok olaylar görmüş geçirmiştir... Eteğinden kaynayan su oradaki
havuzda biriktikten sonra yüksek kemerler üzerinden akmış, o
günlerden bugünlere değin kimlere besin ve esin kaynağı olmuştur...
Bizim eski başkent Tuana'mız şimdi doğanın, tarihin yazgısında
toprak altındaki gömütleriyle, daha pek çok uygarlık kalıntılarıyle
zaman tünelinin içindedir. Yüzlerce yıldan beri sürüp gelen,
övündüğümüz onun tarihsel durumu ve kültürel varlığı tam olarak ne
zaman aydınlanacaktır? Köşk Tepe'nin, Peldaacı, Kalaygöl, Adıyaman,
İftiyan ve Kemerhisar'ın altında saklı uygarlık kalıntılarının tümü
ne zaman, na kadarı gün ışığına çıkacaktır? Buraların gizsel geçmişi
ne zaman tüm ayrıntılarıyla belirlenebilecektir?
Kimbilir, şairin dediği gibi "Belki yarın, belki yarından da
yakın..."
Ali İhsan Beyhan, Emekli Öğretmen
Katkilar:
Tuana yöresi Köşk Höyük’te kazı çalışması yapan, kitabin
hazirlanınasında katkıda bulunan Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi
Ögretim Üyesi Prof. Dr. Arkeolog Sayın Aliye Öztan'a, kitabin
basımında parasal destek sağlayan Bor-Bahçeli Belediye Meclisi
Uyelerine ve Başkan Fatih Kaya'ya, teknik işlerde ozverisinden
dolayi oğlum M. Bariş Beyhan 'a, duzeltmen olarak Dr. Mine Berkoglu
ve Şükran Orhan'a, kitabın düzenlenınesine yakın ilgi gösteren
Süleyman Ege'ye ve her türlü yardımlarından dolayı eşim Neriman
Beyhan'a içten teşekkürler ederim.
|